GİRİŞ

TÜRKİYE’DE TÜRK VAR MI?

TÜRK DÜNYASI VE

YAYLA TÜRKLERİ YÖRÜKLER

Yörüklerle ilgili araştırmayı yapmaya ve bu eseri hazırlamaya; Çerkez, Laz, Kürt ve Alevilerin dernek, vakıf, enstitü kurup bilimsel ve kültürel çalışmalar yaparak özkültürlerine, milli, etnik, dini kimliklerine sahip çıkmaları, gazete, dergi, TV, konferans, araştırma, kitap ve siyasi partiler aracılığıyla kültürel ve demokratik haklar elde etmek için yaptıkları çalışmalar yöneltmiştir. Aslımın yörük olduğunu biliyordum, ancak kökenimi araştırma gereğini duymamıştım, Ailemde bana kendiliğinden “biz yörüğüz, yörük budur, sadece yörüklerle konuşun, yörük olduğunuzu gizleyin veya yörüklügünüzle övünün” gibi bir söz söylememiştir.

Bu konudaki araştırmalar, okuduğum dergi, kitap, yaşlıların anlattığı gözlem duyum vs. elli beş yıllık yaşamımda öğrendiğim kadarıyla yörükler; Irken, tereddütsüz, özbeöz, katıksız, saf Türk tür. Yörükler, inanç itibariyle de Müslüman ve Hanefi mezhebindendir. Yörüklük ise Lazlık, Çerkezlik gibi mensubiyet, ait olma duygusu ifade eden bir simgedir. Yoksa bir meslek veya yaşam sekli değildir. Nasıl Ermenilerin çoğunluğu sarraftır, o halde sarraflar Ermenidir diyemezsek; Yörükler yaylalarda hayvancılık yapar, yaylalarda hayvancılık yapanlarda Yürüktür diyemeyiz Yaptığı işe veya yerleştiği bölgeye bakarak etnik köken belirleme bizi yanlışa götürür. Türklerde Ulus ve Milliyetçilik duygusu zayıftır. Türkiye de bazı kişiler kökeni sorulduğunda; (Günümüzde bile) Osmanlı, Müslüman veya Türkiyeli hatta Anadolulu (Anatolia) olduğunu belirtmekte, Türküm diyememektedir. Şehirli bir Türk, Köylü bir Türke; pis, kaba Türk diyebilmektedir.Türkiyede kaç kişi merak edip soyunu sopunu araştırmış veya kaç anne, baba çocuğunu yanına çağırıp; "kızım, oğlum biz Türk’üz Orta Asya’dan 1071 de Anadolu’ya geldik. Tıpkı 1500-1945 yılları arasında İngiltere ve diğer Avrupa ülkelerinden ABD'ye yapılan göçler gibi. Orta Asya’da halen Türk kardeşlerimiz ve onların birçok sorunu var, bizim ilgi ve desteğimizi bekliyorlar " diyebilmiştir .

Oğuz Han, İ.Ö. 444 tarihinde 24 Türk boyunu bir araya getirerek siyasi bir birlik oluşturmuş bu birliğe dahil olan Türklere Oğuzlar adı verilmiştir. İ.S. 9-11 yy. da Oğuzlar Müslüman olunca bunlara; İran ve Araplar Türkmen (Türkman) adını vermişler. Zamanla Oğuzlar adı unutulup bu Türk grupları Türkmen adıyla anılmaya başlamıştır. Bu ad değişimi ilk değildir. Göktürk Anıtında adı geçen birçok Türk boyunun adına sonralarda rastlanılmamıştır. Günümüzde hiçbir Türk boyu bu adları taşımamaktadır. Örneğin: Az, Basmıl, Ediz, İzgil, -Telis (Talas) ve Türkeşler gibi. Eski Türk tarihini incelediğimizde: Kırgız, Uygurlar gibi birde Oğuz ve Türkmen adlı bir Türk boyu olmadığını bunların sonradan alınan veya verilen örneğin; Göktürk, Tatar, Özbek, Balkar, Karluk, Kıpçak, Osmanlı gibi siyasi, idari teşkilat, federatif birlik adı veya lakap olduğunu görürüz. Bazı ad ve deyimler zaman içinde unutulmakta (örn." Hun, Göktürk, Oğuz gibi) yeni ad ve lakaplar benimsenerek kalıcı soyadı olabilmektedir Örn. Kazak ve Türkmen adı gibi. Türkmen adı eski bir Türk boyunun unvan değiştirmesi ve bu boyun günümüzdeki devamı değil, Onbir Türk grubunun oluşturduğu birliği ifade eden bir kavramdır. Yörük adına gelince; ne Hun nede Göktürk döneminde Yörük adına rastlanılmamaktadır. 1220’den sonra Akkoyunlular, Anadolu’ya yerleştirdiği göçebe Türk topluluklarından altısı için (Karaevli, Yabır, Yazır, Honamlı, Horzum ve Tekeli bu adlar Orta Asya’dayken alınmış ve boy adı olarak kullanılmıştır.) ilk defa Yörükan deyimini kullanmış, Osmanlılarda kanunname ve resmi yazışmalarda bu adı kullanmayı sürdürmüştür. Bazı dönemlerde, resmi kayıtlarda yörükler gibi çadırda kalıp (yörüklerin kullandığı kıl çadırın aynısını Kürt, Tibetli, İranlı ve Arap göçebelerde kullanmaktadır.) yaylalarda koyun keçi besleyen başka göçebe Türk veya diğer etnik gruplar içinde Yörük deyimi (Türkmen Yörükanı, Ekrat Yörükanı, Çerkez Yörükanı gibi) kullanılmış isede; bu gruplar Yörüklüğü kabul etmemiş, Yörüklerde o grupları, dil ve kültür farkı nedeniyle benimseyip kendilerinden görememiştir. Netice olarak Yörük deyimi 925 yıllık bir dönem içinde Anadolu’da sadece göçebeliği ifade eden bir kavram olarak kalmamış tıpkı Türkmenlik gibi birleştirici, toparlayıcı bir boy adı olmuş, temsil niteliği ve tarihi bir hususiyet kazanmıştır. Günümüzde bile bazı bilinçli yörükler boy adlarını unutmayarak, Yabır, Yazır, Honamlı, Horzum gibi boy adını oba adı olarak kullanmayı sürdürmektedirler. Yörükleri oluşturan bu 6 boy uzun zaman içinde birçok kola bölünmüş ve 2000 civarında Yörük obası oluşmuştur. Örneğin benim ailem Honamlı yörük boyunun Eskiyörük kolundandır. Ancak sülalem konup göçtüğü veya iskan edildiği yerlerde çevre halkınca değişik lakaplarla anılmış ve bilinmiştir, örneğin; bir yörede dedemin iri yapılı olması nedeniyle Koca Musa, Koca Yörük, bir yerde dedem genç ölünce Osmanlı eşi nedeniyle Dönenin uşakları, aynı isimli birkaç kişiyi ayırabilmek için Döneli Musa, biraz karayağız olan dedeme Kara Ali, hacıya gidince Hacı Kara Ali, çocuklarına Hacı Kara Alinin uşakları ve kolaylık olsun diye Hacıkaralı demişler.,

Bu kısa araştırmama eski Türk Devlet ve Beylik adları ile Türk Boyları ve onları oluşturan oymak adlarını eklememin nedeni; belirsizliklerin netleşmesi, yanlış söylentilerin karanlık kalmış konuların aydınlanması, bazı karışık ve önemsiz gibi görünen olay bilgi ve belgelerin birbirleriyle olan ve benim göremediğim ilgi ve bağlantısının kurularak farklı bir yorum yapılabileceği inancıdır.

Yazar ve Sanatçıların görevi: halkı düşünmeye, duyarlı ve çevresiyle ilgili olmaya yöneltmektir. Türkün Türk'e daha iyi tanıtılıp, Türk tarih ve kültürünün Türklere öğretilmesi ve Türk boylarının birbirini bilip yakınlaşması Türk aydınlarının birinci amacı olmalıdır. Gelişip söz sahibi olabilmeleri için; Türk Boylarının öncelikle kendilerini tanımaları, kendilerine ve birbirlerine güvenmeleri, Türk Dünyasının birbiriyle olan ticaret ve iletişimini geliştirmesi (Resmi gazeteye bakılırsa hemen her hafta bir bakanın Avrupa’ya ve ABD'ye gittiği görülmektedir. Türk Cumhuriyet ve topluluklarıyla görüşmelere giden yetkililer ise ayda bile değil, yılda 2-3 tür.) Karşılıklı saygı ve sevgi çerçevesinde yardımlaşmaları gerekir. Hükümetler dışında ayrıca bilinçli, maddi durumu iyi ve zamanı olan özellikle emekli vatandaşlarımızın boylarıyla, hele Türkiye’ye okumaya gelen onbin civarında bu boyların temsilcisi genç kardeşlerimizle ilgilenmesi, onlara sahip çıkması “Bir misafir Türk'e Türkiye'de yalnızlık ve yabancılık çektirilmemesi” maddi ve manevi olarak yardımcı olması, hem insani hem milli hem de dini bir görevdir. Bu kardeşlerimize iyi günümüzde biz sahip çıkmazsak, onların gelecekte iyi bir günleri olmaz. Bizim olabilecek kötü bir günümüzde de haliyle bize yardımda edemezler,, örneğin:, Tatar Türkleri Ekim 1917 'de Kırımda Cumhuriyet ilan etti. Numan Celebi Cihan Devlet başkanı seçildi. Ancak 23.2.1918 de Ruslar Kırım Devlet topraklarını işgal edip, bağımsızlığına son verdiler. Aydınlar, devlet başkanı da dahil şehit edildiler. Kırım halkı günlerce "Çırpınırdı Karadeniz Bakıp Türkün Bayrağına" umuduyla Türkiye’den, Anadolu’dan yardım gözlediler. 1945 de de Ruslar Tüm Tatarları Kırımdan Sibirya ya sürdüler. Zamanında ilgilenip gerek diplomatik gerekse askeri açıdan yardımcı olabilseydik şuan bir Kırım Türk Devleti olacaktı ve bu devletin varlığı; durum ve dengeleri lehimize değiştirecekti. Türk Dünyasıyla 1918 den beri kopuk olan ekonomik siyasi ve kültürel iletişimin yeniden kurulması çok önemlidir. İletişim eksikliği; bilgisizliğe, ilgisizliğe, sahipsizliğe, yanlış anlama ve yorumlara neden olmaktadır. 1920 yılında Orta Asya da Türkler, Genç Türk Devletinin istiklal savaşı yaptığını öğrenince; Sovyet yönetiminde sömürge olan; Özbek, Kazak, Türkmen, Tatar ve Başkurt yönetici ve halkları; yüzük, küpe, bilezik hatta çeyizlerini satarak, evlenmelerini erteleyerek para toplayıp, Türkiye’ye göndermek istemişler. Lenin ve Stalin önce buna karşı çıkmış ise de daha sonra toplanan paranın yarısı Sovyet Hükümetine bırakılma şartıyla diğer yarısı Türk hükümetine gönderilmiş ve bu parayla T.C. Devleti, Ruslardan silah almıştır. Yine o dönemde İngiliz sömürgesi altındaki Hintli Müslümanlar (şimdiki Pakistanlılar) kendileri fakir ve muhtaç durumdayken aralarında para toplayarak T.C. Hükümetine göndermişlerdir. (Pakistanlılârdaki Türklere olan sevgi ve saygının kökeni oraya İslami ve iyi bir yönetimi götüren Gazneli Mahmut ve Babür Han'a dayanmaktadır). Bu güzel kardeşlik, dostluk örnekleri yanında yine bir ilgisizlik, sahipsizlik örneği verelim; 1881 yılında Ruslar, İranlılarla Ahal anlaşmasını yaparak, Göktepe savaşında Türkmenleri yendiler, Ruslar Kuzey Türkmenistan, İran ise Güney Türkmenistan’ı (Horasan) işgal etti. 1917 yılında Rusya da komünist devrim olunca, Kuzey Türkmenistan, Cüneyd Han liderliğinde bağımsızlığını ilan etti. Ancak 1919 yılında Ruslar Türkmenistan'a girerek Türkmenlerin bağımsızlığına son verdi. Cüneyd Han Karakurum çölüne çekilerek 1931 yılına kadar 12 yıl Ruslarla mücadeleyi sürdürdü. Güney Türkmenistan ise 20.5.1924 tarihinde bağımsızlığını ilan etti. Horasanda Türkmenistan Cumhuriyetini kurarak Aksakallar meclisini açtı. Devlet Başkanı Osman Ahund Türkmenistan’da yeni açılan askeri okula Türkiye’den subay ve silah istedi. Ancak 1881, 1917 ve 1919 da Osmanlıların Türkmenlerle ilgilenemediği gibi, T.C. Hükümeti de kendi sorunlarından başını kaldırıp, Türkmenlere yine yardımcı olamadı. İran Şahı Rıza Han, Ekim 1925 de yeterli silah ve tecrübeye sahip olmayan bu yeni Türkmen devletine son verdi. (bkz:95, 104)

Türk Dünyasıyla olan iletişim eksikliği birçok şeylerin yanlış bilinmesine veya hatalı yorumlanmasına neden olmaktaydı. 1991 yılından sonra daha sağlıklı bilgiler edinilmeye başlanmıştır. Örneğin: Türkiye’de ki bazı Alevi sözcüleri, Alevilerin Horasandan geldiğini söylemekte, bazı yazarlarda Alevilerin Türkmen olduklarını iddia etmekteydi. Ancak günümüzde bazı araştırmacılarımız Türkmenistan Cumhuriyeti ve İran Türkmenistan’ına (Horasan) gittiklerinde Alevi inancında Türkmen Oymağı bulunmadığını  gördüler ve Alevilerin Horasandan geldiği görüşünün ilmi ve tarihi bir değeri olmadığını öğrendiler. Yine araştırmalar için Altaylara, Sibirya’ya giden yazarlarımız Şamanist, Budist ve Hıristiyan inancında Türklerle karşılaştılar. Bu Türk toplulukları Türklük bilincini koruyor ve Türkçe konuşuyorlardı. Demek ki bizim yıllarca duyduğumuz "Her Müslüman Türk değildir,ama her Türk Müslümandır", "Türkler Müslüman olmasaydı, Türklük bilincini koruyamaz, asimilasyona uğrayıp yok olurlardı" sözleri doğru değilmiş. Ya bu yorumlar hatalı veya birbirleriyle hiçbir ilgisi olmayan ırki bir kavram olan Türklük ve bir inanç olan Müslümanlık kıyaslanmakta. Günümüzde Müslüman olmadığı halde “Türküm” diyen ve Türkçe konuşan; Altay, Çuvaş, Dolgan, Gagauz, Hakas, Kreşin, Tuva ve Yakutlar Şamanist veya Hiristiyan,  Karaylar ise Musevidir. Kuzeybatı Çinde 5 bin nüfuslu, halkı Budist inancında bir Türk şehri vardır.

T.C. Devletinin asli sahipleri geçte olsa uyandılar; Ermenilerin 1831'de, Kürtlerin ise 1878 de Kürt Teali Cemiyeti kurarak başlattığı kültürel kimlik mücadelesine Türklerde katıldılar.  Bilinçlenişin geçmiş ve geleceğe sahip çıkışın ilk öncülüğünü Antalya Yörükleri; Antalya Yörükler Derneğini kurarak başlattı. Bunu Afyon Yörükleri ve Hatay (Antakya) Yörükler Derneği takip etti. En son olarak da Ankara'da "Yörük Türkmen Vakfı" kurularak; Orta Asya'dan gelen Türk Bozkır ve Yayla Kültürünün unutulmaktan kurtarılıp yaşatılması ve gelecek kuşaklara aktarılması hususunda çok önemli tarihi bir adım daha atılmış oldu. Teknoloji, TV ve şehirleşmenin hızla yok ettiği milli kültürümüze bir sahip daha çıktı.

Bulgaristan, Romanya, yogoslavya ve Yunanistan 1878,1909, 1912, 1924, 1952 ve 1990 yıllarında büyük oranda ve toplu şekilde göçederek Türkiyeye gelen insanlarımıza eskiden Macır (Arapça muhacirden kısaltılmış hicret eden, göçeden anlamında), şimdilerde ise aralarında fark gözetilmeden tümüne birden Göçmen (Türkmen, Öğretmen gibi) denmiş, hatta sanki ayrı bir milletmişler gibi davranılmıştır. Halbuki bu insanlar bizimde mensubu bulunduğumuz Büyük Türk dünyasının bir parçasıdırlar. Bu kardeşlerimizin kökenleri ya Uz-Gagauz, Peçenek (Boşnak), Kuman, Kıpçak (Pomak), Tatar ya da Yörük veya İdil Balkar Türküdür. Kendileri söylemese de komşu mahalle veya köy halkı; bunları ve yerleşim birimlerini tanımlamak için “Macır Mahallesi, Göçmen Köyü veya Selanik Macırı, Bulgar, Balkan veya Rumeli Göçmeni” gibi deyimler kullanılmaktadır. Akkoyunlu’ların verdiği, Osmanlıların resmileştirdiği Yörük adı, deyimi de tıpkı bunun gibi 925 yıllık bir zaman süreci içinde 3-6 Türk Boyunu temsil eden birleştirici ortak bir ad,simge olmuştur.

"Aslını inkar eden haramzadedir. Bal bozulmaz asıl azmaz. Her şey aslına döner. Sılai rahim yapın; akrabalarınızdan ayrıysanız ailenizi, ata yurdunuzu veya mezarlarını ziyaret edin. Vatan sevgisi imandandır. Bizi aldatan bizden değildir. Hayır yaparken öncelikle fakir akrabalarınızı sonra ise komşularınızı gözetin. Ev alma komşu al. Barış isteyen savaşa hazır olsun. İnsanı yücelten inancı ve milli şuurudur. Birlikten kuvvet doğar. Bir elin nesi var iki elin sesi var. Dirlik birliktedir. Soran dağ asmış,sormayan düz yolda şaşmış. Gelecek geçmişte saklıdır." sözlerinden çoğunu duymuşuzdur, insanın aslını araştırması ırkçılık, kavmiyetçilik veya bölücülük değildir, Kültürel kimliğe sahip çıkmayı onu gelecek kuşaklara ulaştırmayı amaçlayan ilk biz değiliz. Dahası insanları yüz ayrı dil ve bin civarında lehçe ile konuşturan, beyaz, sarışın, kumral, esmer gibi renklerde yaratan, kültürel farklılıklarla gruplandırarak milletleri oluşturan hatta bugün kullandığımız Latin alfabesi ve rakamları kelebeklerin kanatları üzerine bir süslü desen gibi koyan Allah'tır. (Ek e bak)

Grup olarak işimiz kavga değil, çok çalışıp zor olan hayatı kolaylaştırıp güzel1eştirmek, millet olarak da diğer uluslarla savaşmak değil,barış, iyilik ve huzura ulaşmada yarışmaktır. Çağımızın milletler arası mücadelesi bilim, teknik, kültür ve sportif alanda olmaktadır. Biz ise kültür diye halk oyunları ve müziğe, spor olarak ta futbola sahip çıkmış, bilim ve tekniğe ise ilgisiz kalmışız. Ülkemizde yayınlanan 26 büyük gazetenin günlük satışı sadece 5 milyondur. Türk milleti nüfus bakımından beşinci sırada olmasına rağmen dünya ülkeleri arasında sosyal, ekonomik ve siyasi bakımdan hak ettiği saygın yeri alamamıştır. Türklerin, önemli, etkin bir güç olabilmeleri için öncelikle kendilerine güvenmeleri, ortak bir geçmiş veya güzel bir gelecek düşüncesinde birleşmeleri gerekir, Bu ise öze dönüşle, geçmişin bugüne ve geleceğe taşınmasını sağlayacak Bozkır ve Yayla kültürünün, günümüz teknolojik dünyasına uyarlanıp yaşamımızın bir parçası yapabilmekle olur. Milletler, üretim, dışsatım, ekonomik büyüme, huzur ve güvenliğe; bilim ve teknolojiyi kullanabildikleri oranda sahip olmaktadırlar. Onları bu çalışmaya iten, muhtaç oldukları sabır ve azim duygusunu veren güç; Bizde sanıldığı gibi yüksek gelir, unvan, katı kanun, sert disiplin değil (bunlarla olmadığı da ortada); milli kültür, hak ve görev bilincidir. Okumayı araştırmayı düşünmeyi ve yazmayı seven bir millet değiliz. Okumayla ilgili sokak arası söyleşilerine kulak verirsek; "Okuyup ta ne olacak. Oku oku yoktur sonu. Okuyup bir adam olacağına evlen iki adam ol. Okuyunca başın göğemi değecek? Okuyup başımıza bela olacak" gibi iç karartan bir durumla karşılaşırız. Okumuş kişilerin bilgilerinden gereğince yararlanamayan halkımız; (örneğin 1945'ten beri enflasyon sürekli artar, ihracat ithalatın altında kalır, bütçe açık verir, bir zamanlar dolar ve marktan değerli olan TL paralıktan pulluğa döner, doktor hastayla ilgilenmez ve derdine çare bulmaz, veteriner hayvanı tedavi ve ameliyat edemez, ziraat mühendisi çiftçilikten anlamaz. Roma dönemi köprüsü ayakta dururken iki yıllık köprü çöker...) okumanın boşa giden bir çaba olduğu sonucuna varmıştır. "Bu çocuktan ne sanatkar ne esnaf olur, ne tarlada gözü var ne bahçe işinde,en iyisi okutun" öğüdüyle okutulan çocuk ve bir futbolcu, şarkıcı kadar değer verilmeyen bilim adamlarıyla Türkiye ancak böyle bir yere ulaşabilir.

Ülkemizde hepimizin bir ölçüde etkilendiği ve yakındığı olumsuzlukların çözümü yine eğitimdedir. Okuyan, bilen, gören, duyan, araştıran, yazan, duyarlı, dernek, vakıf gibi sivil toplum örgütleri aracılığıyla yönetime katılıp,kamuoyu oluşturarak politikayı: kamu yararına yönlendiren, aynı hatalara tekrar düşmeyen, konumunu ve ne yapması gerektiğini bilen, bilinçli kişilerin sayılarını arttırmamız şarttır. Yoksa kalkınma ve demokrasi lafta kalır. Hükümet kararlarının, kamu kurum ve devlet memurlarının yaptığı icraatın denetçisi; yine devlet memuru müfettiş değil hitap ettiği, hizmet götürdüğü halk kesimi ile halkın sözcüsü basın (gazete-TV) olmalıdır. Bilgili, sorumluluk duygusu taşıyan, çevresi ile ilgili, duyarlı, yapıcı, efendi, güler yüzlü, hayatı sevdirmeye ve kolaylaştırmaya çalışan üretken insanlarımızı çoğaltabilirsek; tuttuğu futbol takımı maçı, partisi seçimi kazanınca; yaşlıyı, hastayı, uyuyan bebeği düşünerek fanatikleşip sokaklarda arabayla dolaşıp korna çalmaz. Tv antenine, güneş enerjisine, elektrik lamba ve tellerine tabancayla ateş etmez. Evleniyorum, sünnet, düğünü yapıyorum diye içip sarhoş olmaz. Evinin,ailesinin sorunlarını çözmeye, çocuğunun eğitimiyle ilgilenmeye ayıracağı boş zamanını, parasını ve enerjisini; sigara dumanı içerisindeki loş, pis, sağlıksız kahvehanelerde öldürmez. Saatler süren şehirlerarası yolculuklarda bağımlı olduğu sigarasını molalarda içerek otobüsteki hasta ve çocukları zehirlemez. Her şeyi yerinde zamanında ve gereğince yapar. Sevinç ve üzüntüde aşırılığa kaçmaz. Kendi hak ve hürriyetinin diğer insanların hak ve hürriyetiyle sınırlı olduğunu düşünür ve bilir. Kendisine yapılmasını istemediği bir davranışı, başkalarına da yapmaz.

Kurulan bu dernek ve vakıflar; üyeler arasında karşılıklı sevgi, saygı ve güven duygusunun doğup gelişmesine, işbirliği, yardımlaşma hoşgörü ve sabrın; ilişkilere etken olmasına, sıcak bir dostluk, kardeşlik ortam ve iletişiminin kurularak; insanların aile ve iş çevresinde daha mutlu, huzurlu ve başarılı olmasına yardımcı olmalıdır. Ayrıca vakıf üyesi olmayan diğer Göçebe Türk, Avşar, Bekdik, Türkmen ve Yürüklerle iletişim kurulması özellikle gençlerin bilgilendirilip aydınlatılması, yanlışlıkların, bilinmeyenlerin gün ışığına çıkarılarak bilimsel çalışma ve uzlaşıyla çözüme ulaştırılmasına, toplumsal birlik ve dayanışmanın yaygınlaştırılmasına katkıda bulunmalıdır. İletişimin gelişmesiyle küçülen dünyamızda kültür çatışması yeniden hızlanmıştır. Kültür mücadelesinde bazı gruplar özveri ile çalışırken bizim boş oturup seyretmemiz doğru değildir. Başka grupların yıllardır kitap, dergi, gazete, radyo Tv yayınıyla verdiği kültür mücadelesine biz de çok geç kalmış olmakla beraber katılmış bulunuyoruz. Türk kültürünü önce kendimize hatırlatmalı sonra diğer gruplara tanıtmalıyız. Orta Asya’da Kazakların bırakmasıyla sadece Kırgız ve Türkmenler., İran’da Kaşgaylar ve Türkiye'de ise çok az sayıda Yörük,Türkmen ve Avşar’ın Orta Anadolu Bozkırı ve Toros Yaylalarında sürdürdüğü Türkün öz ve asıl yaşam biçimi;göçebe hayvancılığın yoğurup biçimlendirip oluşturduğu Türk kültürünü hiç olmazsa kitaplarda bir hoşsada olarak yaşatmalı, açık oturum,yayın ve gecelerle geçmişe köprü kurup; halkımızın milli duygu ve düşüncelerini uyandırıp, kardeşlik bağlarını canlandırıp: güçlendirmeliyiz. Günümüzün madde dünyasında çoğumuzun hissettiği ruhi açlığı, manevi boşluğu ve bunların yansıması olan sıkıntı, bunalım, stres, ülser, migren gibi psikolojik rahatsızlıkları; dini, milli, kültürel ve sportif faaliyetler, Toros yaylalarına hatta Orhuna, Altaylara yapılacak geziler ve okumakla ancak yenebiliriz. 732 Yılında Orhun bölgesinde dikilen Göktürk anıtında Bilge Kağan; "üstte gök çökmese, altta yer yarılmasa,Türk milleti; ilini, töreni kim bozabilir? Kendine dön,hür ve müstakil iyi iline sahip çık, birlik ol, görevini yap" diyerek bize yol göstermektedir. Bu öze dönüş, özgün geçmişini, tarihini hamasi veya kronolojik olarak değil de doğru ve mukayeseli şekilde öğretmekle sağlanır. Tarihteki büyük olaylar insana güç, yenilgiler,acılar ise hırs ve ders verir. Kökü derine uzanan çınarın dalları budansa da yine gövdesi güçlü olur,fırtınalara dayanır ve uzun yaşar.

1789 Fransız Devrimi ile ortaya çıkan, 1915’ler de canlanan, günümüzde de mikro milliyetçilik adını alan halkların kültürel özgürlük arayışlarına Türkler genelde ilgisiz kalmıştır, Türkler dışındaki etnik gruplar ise; çocuklarına, küçük yaştan itibaren  dilini,dinini,milliyetini hatta aşiretini, kabilesini öğretmiş, ad olarak olduğunca milli isimlerini koymaya ve kültürünü yaşatmaya özen göstermiştir. Türklerin çoğunluğu ise 50-70 yıllık ömürlerinde çocuğuna soyunu, kültürünü öğretme fırsatını dahi bulamamıştır. Tipi, konuşması, yaşantısıyla Türk olan bir kişi; "zağar Türküzdür, ne bilelim" diyebilmektedir. Cahil ve fakir halkımız böyleyken okumuşlarımız sanki onlardan farklı mı? Danimarkalı, Macar, Alman, Fransız, Rus, İsveçli bir çok araştırıcı merak sebebiyle Orta Asya’yı, Sibirya’yı gezmiş, Türk insanının yaşantısını,kültürünü incelemiş, Çin arşivlerini taramış, Türk boylarının konuştukları Lehçeleri bile öğrenmiş ve bir çok araştırma kitabı yazmıştır. Ama maalesef hiç bir TC vatandaşının eski Türk tarihi veya günümüz Türk Boylarıyla ilgili; bozkır, çöl sıcağında kavrulup, tundra, yayla soğuğunda donarak, at sırtında veya yayan dolaşıp, ağaç dibinde, çadırda kalarak ata yurdumuzun bekçisi garip soydaşlarımızla gün üzülüp gün gülerek, içine sevgi, inanç, umut, düşkırıklığı, ter, uykusuzluk karıştırarak, Oğuz Hanla, Bilge Kağanla konuşarak, Kaşgarlı Mahmutla tartışarak yaptığı orijinal, bilimsel kaynak olacak bir araştırma yoktur! Türk tarihi ile ilgili araştırmalar hep Türk olmayanlara aittir. Kasıtlı veya bilgisizliğe dayalı alarak yapılan yanlışlarla doludur. Milli duygu ve heyecan vermekten uzaktır. Bazı İslam seyyah ve tarihçileri de yazdığı kitaplarda Türkleri Yecüc Mecüc veya Kantura kavmi olarak göstermiştir. "Elin yaptığı iş böyle olur. Elden gelen yemek aş olmaz" sözleride bu durumu açıklamaktadır. Kazaklar bir Türk boyu olduklarını, Türkiye Türkleride Kazakların Türk boyu olduğunu 1991 yılında öğrendi. Kazakların mazeretleri var, özgür ve bağımsız değildiler, dış dünyayla haberleşme imkanları yoktu, verilen eğitim güdümlü ve yanıltıcıydı. Peki bizim mazeretimiz nedir? Yıllardır 30 civarında devlet içinde dağınık olarak yaşayan, Birleşmiş Milletlerce yeterince ilgilenilmemiş, en temel ve doğal, sosyal, ekonomik, kültürel ve insani hakları kullandırılmamış Türk Ulusu; fakir,cahil, Türk kelimesi de öksüz, kimsesiz, sahipsiz bırakılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti sınırları içinde “Türküm”, “Türk milliyetçisiyim” demek cesaret isteyen bir davranış olmuştur! Türk deyimi, kavramı ve kültürüne; sahip çıkıp, yaşatmazsak; korkarım sonu Hitit, Kimmer, Maya, Aztek gibi ansiklopedi ve müzelerde rastlanan antik bir sözcük olacak. Türkistan, Turan, Türkan, Türkuaz gibi kavramlar, Oğuzhan, Alper Tunga, Mete Han, Bilge Kağan, Gültekin, Manas, Selçuk , Alparslan, Kılıçarslan, Fatih, Kaşgarlı Mahmut, Ali Şir Nevai, Tomris Hatun , Farabi gibi Türk milletine önderlik ve hizmet edenler, Ötüken, Orhun, Altay, Kaşgar, Balasagun, İdil, Yayık , Hazar gibi Türklüğe yurt olmuş, Türklükle özdeşleşmiş adlar; üniversite ve şehirlerimize isim olarak verilip, yaşatılmadıkça kültür savaşımızı kazanamayız. İnsan öyle garip olaylara şahit oluyor, konuşmalar duyuyor, yazılar okuyor ki; şaşmamak, üzülmemek elde değil. Bazen bir kısım çevrelerin iddiası doğru da yoksa Allah'tan korkan, vatanını, milletini seven, cesur Türkler; savaşlarda hep şehit oldular da Türkiyede başı dik Türk kalmadı mı diye insan tereddüde düşüp, korkuya kapılıyor. İnsanlarımızın üzerinde düşünmesi,ibret alması gereken örnekler: Atatürk dönemi hariç Osmanlı ve TC Hükümetlerinin hiç biri Türk Milliyetçiliği yapmamıştır.

             A-1) 1944 yılında devletin adının Türkiye Cumhuriyeti olduğu bir ülkede;bazı TC vatandaşları Türkçülük suçlamasıyla cezaevlerine konulup, yargılandılar,

2) 70’li yıllarda İstanbul Belediye Sarayı karşısına Göktürk Abidesi dikilecekti. Dönemin belediyesi karşı çıkınca Hükümet izin vermedi.

3) Ankara’da Kızılay meydanı ve Kurtuluş Parkı önünde dikili, Atatürk’ün “Şurası unutulmamalıdır ki, Türk Milletinin en büyük düşmanı Komünizmdir” sözü yazılı panolar 1974’te kaldırıldı.

4) Devletimize Türkiye Cumhuriyeti adını veren, “Bir Türk dünyaya bedeldir. Ne mutlu Türküm diyene” vecizelerini söyleyen, Türkçeyi resmi yazışma ve eğitim dili yapan, Komünist Partisi, Çin ve Rus uşaklarına fırsat vermeyen, Türk Dil ve Tarih Kurumunu kuran, en mükemmel din islamdır diyen, Şeyh Sait ve Dersim isyanlarını bastırıp, hainleri cezalandıran, inançlı Türk milliyetçisi Atatürk’ü; devrimciler, komünistler, ataistler sahiplenmektedir. Örnek; 1 Mayıs 1996 Kadıköy, Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi ve İstanbul Gazi Mahallesinde terör olayı çıkarıp, polis kurşunlayan, orak-çekiçli, yeşil-sarı-kırmızı bayrak taşıyan, insanları öldüren, iş yerini, araçları tahrip edip, yakanlara sorulduğunda; devrimci olduklarını söylemekte, araştırılınca PKK’lı Kürt-Komünist-Alevi oldukları görülmektedir. Ancak bunların bir tekinin bile Abdal, Evci, Tahtacı gibi Türk Alevisi olduğu sanılmamaktadır. Çünkü bir Türkün inancı, siyasi görüşü ne olursa olsun Türk devleti ve Türk milletinin malını, hele okuduğu okulunu tahrip edebileceğine inanmıyoruz. Böyle insanlık ve medeniyet düşmanı kişilerin Atatürkçü veya demokrat olmaları mümkün değil. Kanundan, cezadan kaçmak ve aynı zamanda cahil halkın kafasını karıştırıp, bulandırıp Atatürk’ten soğutmak için; tüm bu karanlık işlerine hemen Atatürk’ün adını karıştırmakta, karşısındakini suçlayıp pasifize etmek için Atatürk’ün adının arkasına sığınmaktadırlar.

5) Türkçe olmayan yer adlarının Türkçeleştirilmesi çalışmaları sırasında; Konya’nın Eskil, Korkut, Bilecik’in Ertuğrul adı değiştirildi. Oniki Oğuz boyunun grup adı olan Bozok şehri adı; Yozgat’a, Yörükleri oluşturan üç ana boydan birinin adını taşıyan Teke şehri adı; Antalya’ya çevrildi. Burdur’un Oğuzhan ilçesi adı Bucak oldu. İstanbul, Silopi, Van, Urfa, Mardin, Bergama, Sinop, Burdur, Bolu , Erzurum gibi isimler Türçeymiş de, eski şekilleri ile kalmışlar!

6) Burdur merkezindeki Kültür Parkta 70’li yıllarda yaptırılan at üzerindeki Mete Han heykelinin yanındaki Bozkurt sakıncalı görülüp, mahkemece kaldırtıldı!

7) 1949 yılında TC Hükümeti, Doğu Türkistan’ın bağımsızlığını desteklemedi ve Çin tarafından işgalini kınamadı.

8) 1995 yılında TC Dışişleri Bakanlığı, Eminönü Belediyesine yazdığı bir resmi yazıyla; Eminönü ilçesinde yaptırılan ve son Doğu Türkistan lideri İsa Yusuf Alptekin’in adı verilen parkın isminin değiştirilmesi istendi.

9) Türkiye’nin birçok il ve ilçesinde Belediyeler, Cumhuriyet, Osmanlı ve Selçuklu Türk dönemlerini atlıyarak, Helen, Roma ve Hitit dönemlerinin ad ve sembollerini (Tuvana, Nemrut gibi) taşıyan gideri; halkın tozdan, çamurdan, susuzluktan kurtulmak için verdiği vergilerden karşılanan kültür festivalleri düzenledi. Antalaya’ya Kral Attalas heykeli dikildi (Grek).

            B-1) 60 milyon nüfuslu Türkiye’de: bazılarına göre 20, kimisine göre 40 milyon Kürt, 25 milyon Alevi, 7 milyon Çerkez, 6 milyon Laz, 2,5 milyon Çingen, 20 milyon Müslüman Arnavut, Slav (Sırp, Hırvat vs.) var. Daha Arap, Ermeni, Gürcü, Rum ve Yahudiler de var. Türkiye Cumhuriyeti Devletinde demek ki Türk olarak bize sıra hiç gelmeyecek. Ne yapalım? Biz de bu devlete adımızı vermenin onuruyla yetinelim! (1990 Nüfus sayımına göre).

            2) Osmanlı vergi ve askeri sistemi greği; bazı şehir, meslek ve sınıftaki halk ve bazı etnik gruplar (Arap, Ekrat, Yezidi, Ermeni, Rum ve Yahudiler gibi) askere alınmıyordu. Bu askere alınmayan halklardan bir kesim son zamanlarda mecliste, basında , dünya kamuoyunda tüm imkanları kullanarak Türkiye düşmanlığını iş edindi. Nasıl olsa Türkler geçim derdine düşmüş, en hayati güncel ülke sorunlarıyla bile ilgilenmiyorlar... 1915’lerin tarihi bir konusuna mı sahip çıksınlar diye düşünmüş olmalılar ki, Çanakkale savasında şehit düsen 70 bin Osmanlı askerinin çoğunluğunun Türk değil, kendi halklarından olduğunu ve Anadolu’nun bağımsız1ığı için en çok şehidi kendilerinin verdiğini iddia etmektedirler. Halbuki Osmanlının son döneminde etnik gruplar değil, Türkler askere alınıyordu.

3) Günümüzde Tuna boyu ve Karadeniz kıyısında Türkiye ile komşu olarak varlığını sürdüren Bulgaristan devleti içinde azınlık olarak; Kuman, Tatar, Gagauz ve Yörükler yaşamaktadır. Bulgarlar bir Slav halkı ve vatandaşları arasında Türklerin de bulunduğu bir Slav devletidir. Yanlış bilgilendirme sonucu Türkiye'deki halk; Bulgaristan ve Yunanistan’dan evini, tarlasını, işini bırakıp, göçmen olarak gelen Türkleri; (bir dönem Çingeneler de gönderilmiş) yıllarca Slav ve Yunan’dan gördüğü baskı, eziyet, zulüm yetmezmiş gibi birde T.C. hükümetlerinin ilgisizliği nedeniyle dışladı. Türkiye dışında Türk yokmuş gibi davranıldı, Kırım Tatarlarının Ahıska, Mesket Türklerinin, Suriye ve Irak Türkmenlerinin, Uygurların feryatlarına kulak tıkandı. Sürgün ve katliamlarına göz yumuldu, gerekçe de iyi komşuluk ve barışın sağlanması idi. 

4) Halkımız, Tatarlarla Moğolları karıştırmakta,  Özbeöz Türk olan Azeri, Başkırt, Kerkük  Türkmen'i, Tatar ve Uygurlar Türk sayılmazken; Bulgar, Çerkez, Zaza ve Kirmançılar; Türk olarak görme yanlışlığına düşürülmektedir. Zaza ve Kırmançılar Türk asıllı ise ne için Türkçe konuşmuyor ve Pkk terör örgütü içinde yer alıyor. Örneğin Zaza'lar 1071'den beri Türk devleti içindeler, Suriye Türkmenleri gibi başka bir devletin egemenliği içinde de kalmamışlar, niçin dil, kültür ve milli benliklerini yitirsinler!

C-1 ) Anadolu Ağızlarından Toplamalar, TDK yayını no 82, Prof. Ahmet Caferoğlunun Burdur Muğla yöresinde yaptığı bir araştırmada; bir çingen ailesini "Geygel Yürüğü" diye göstermiş, Sayfa XV ve 196 da ki; Gizli Dil konuşmalarında geçen cümlelerin Yörüklerin konuşmalarıyla ilgi ve benzerliği yoktur. Bu cümlelerde; geçen "Gacı ve Şugar" kelimelerini Yörükler hiç kullanmaz. Ayrıca Yörüklerin gizli dilleri de yoktur. Yörükler Türk’tür ve öz Türkçe konuşur. İslamiyet nedeniyle bir kısım Arapça kelime ve terimleri kullanmaları da normaldir. İskan kayıtlarında Geygel Yörüğü adı da yoktur.

2) Isparta-Burdur yolunun kenarına kurulmuş olan Isparta’ya bağlı Gölbaşı köyüne hem Yörük hem de Çingen yerleşmiş, çevrenin Çingen dediği halk ise kendinin Abdal olduğunu söylemekte ve Çingenliği kabul etmemektedir. Bu köyden Burdur'a dilenmeye gelen bir kaç Çingen ailesi nedeniyle konuyu tam inceleyip, durumu tam bilmeyen Burdur'lularda; “Yörükler Çingenmiş” veya “Çingenlerde Yörükmüş” gibi  yanlış bir kanaat oluşmuş. Hatta aslı Yörük olanlar da bu yanlış kanı nedeniyle “ Yörük değiliz” diyebilmekte ve Yörük olduklarını saklamaktalar .

3) TKAE yayını Türk Dünyası el kitabı (sh:104O) Prof. Cengiz Orhunlu, Türkiye Türkleri adlı yazısında: "Türklerin Sünni ve Alevi olarak ikiye ayrıldığını ve Alevilerin Türkiye nüfusunun % 2O’sini teşkil ettiğini , Alevilerin büyük bir kısmını da yarı konar göçer hayat yaşayan Yörüklerin meydana getirdiğini" ileri sürmektedir.Bazı ansiklopedilerde de Yörükler Alevi olarak gösterilmiştir (bkz:95)

4) İdil’de (370,635-969,1237) yılları arasında Tatar Türkleri’nin kurduğu ve bulunduğu yer adı ile anılan Bolgar Devleti’nin kelime ve ad benzerliğinden başka Slav Tuna Bulgar Devleti ile hiçbir ilgisi yoktur. Nasıl bir Türk Boyu olan Kazaklarla, Ukraynalı Slav Boyu DonKozak-Cossaklar karıştırılıyorsa, Tatar Bolgar Devletiyle  Slav Tuna Bulgar Devleti de tarihçilerce bilerek ya da bilmeyerek, belki de kasıtlı olarak karıştırılmıştır. Benzerlikler günümüzde de vardır. Avusturya-Avustralya, Etiler-Etiyopya v.b

5) Bazı yazarlar bir kaç istisnai olaya dayanarak genelleme yapmakta ve ısrarla Tahtacıları, Yörük alarak göstermeye çalışmaktadırlar. Tahtacılar Türktür -fakat Yörük değildir. Yaşantıları da kültürleri de Yörüklere benzemez.. Yaylaya çıkıp koyun-keçi otlatmaz. Egede, Akdenizde bazı fakir Yörükler, Çepni Oğuz boyuna mensup Tahtacı Alevilerden kız almış veya vermiş olabilir. Bunların çocukları ne olacak; Tahtacılarla kalıp, onlar gibi yaşayanlara Tahtacı, Yörüklerin yanında kalıp, onlar gibi yaşayan ve Alevi inancını da sürdürenlere ise “Alevi Yörük” denmiş olabilir. Buna rağmen Alevi Yörük köyü veya obası görülmemiştir. Araştırmacı Ali Rıza Yalman Türk Oymakları adlı eserinin 2.cild sayfa 42 ve 368" de; bir Honamlı Yörük Obası ile ilgili yazısında çelişkiye düşmüş Kayseri'deki bir Alevi cemaatını (bu Honamlı tanımlaması samimi değildir.) Honamlı olarak yazmış ve genelleştirerek sanki tüm Honamlılar Aleviymiş imajını vermiş.Ama yine de Alevi olarak gösterilen Honamlı obasının koyun, keçi besleme adetinin olmadığını da belirtmiştir! Diğer bölümde ise Honamlı obası için “Aydın aşireti oymaklarından biridir” açıklamasında bulunmaktadır . (bkz :27)

            6) Azerbeycan ve İran'da yaşayan Azeri Türklerinin bir kısmı Şii-Caferi, bir kısmı da Sünni-Hanefi'dir. Şii Akkoyunlularla, Alevi, Abdal ve Evcilerin dahil olduğu Bayındır Oğuz Boyuna mensup grupların tümü Alevi değildir. Örneğin; Burdur Altınyayla Evciler köyü halkı Alevi değildir. Yine merkeze bağlı Bayındır köyü halkının Alevilikle hiçbir ilgisi yoktur, Sünni Yörük'tür. Çankırı Şabanözü ilçesi merkez Karahacı köyü halkı Alevi’dir. Mersin Silifke iIçesine bağlı Karahacılı köyü halkı ise Sünni Yörüktür ve Alevilikle ilgileri yoktur. Devlet bazı dönemlerde yerleştirdiği göçebe gruplarının iskan yerlerini siyasi ve güvenlik amacıyla tekrar tekrar değiştirdiğinden, ilk iskanda verilen köy ismi ile halen köyde oturan halkın ilgisi olmayabilir. Konuyu bir cümleyle özetlemek gerekirse “Yörükler Türkiye’nin temel taşıdır” diyebiliriz.

Bazıları diyor ki; “Tarihle uğraşmak boş iş, tarihi okumak ve bilmenin kimseye bir yararı yok” Bunlara cevabı bir özdeyişle verirsek: “Türk çocuğu atalarını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için gerekli gücü kendinde bulacaktır...”

Bu çalışmamı; köklerini unutmayarak Göçebe Bozkır kültürünün araştırılıp, bizlere ulaştırılmasında emeği geçen aydınların ve en büyük Türk milliyetçisi Atatürk’ün kutlu ruhlarına, esenlik ve saygılarımla sunarım. 

Not: Bu araştırmanın birinci bölümü

a) Tarih ve Medeniyet Dergisinin  1995 Eylül ayına ait 19 Nolu sayısında özet  şeklinde 4 sayfa olarak yayınlanmıştır.

b) Ayrıca, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Dergisinin 1995 Ağustos ayına ait 97. sayısında 16 sayfa olarak birinci bölümün ta­mamı yayınlanmıştır

 

10 KASIM 2000

            Arkadaşlar! Gidip Toros Dağlarına bakınız. Eğer orada bir Yörük çadırı görürseniz ve o çadırda bir duman tütüyorsa, şunu çok iyi bilinizki bu dünyada hiçbir güç ve kuvvet TÜRK’ü yenemez. Yörüklük Türklüğün aslı ve ta kendisidir. Yörükler, Türkiye’nin  temel taşıdır. Ulu Yörük, Türkiye’nin; Türk kalabilmesi için , sorumluluk üstlenip, aklı, emeği ve gerektiğinde canıyla fedakarlığa hazır olandır..!