BİRİNCİ BÖLÜM

 

l- YÖRÜK ADI :

Yörük kelimesi, yürümek fiilinden  türetilmiş  bir isim, sıfat  "yürüyen"  anlamındadır. Bazı yörelerimizde halk "yürü" yerine "yörü" kelimesini kullanmıştır. Türk Sanat Müziğinde: bir usül adı “Aksak Yürük Semaidir’’. Yörük ve yürük kelimelerinin Arapça yazılışı aynıdır. Aslında Arapça da “ö” harfi harekesi, işareti ve okunuş biçimi yoktur.

Orta Asya’daki Altay Dağlarından Anadolu’daki Toros Dağlarına  kadar yürüdükleri için bu  göçebe Türk  boyuna "yürük” denmiş olabilir.

Halk arasında dağlarda göçebe olarak koyun, keçi, deve besleyenlere "yörük" denmekte, bilgisiz ve ilgisiz yörüklerde bu yanlış tanımlama doğrultusunda kendilerine asılları sorulduğunda  "eskiden yürüktük, şimdi yörüklüğü bıraktık” demektedirler.

Yörükler, köye, kasabaya değil, merkeze bile yerleşse, koyun, keçi, deve değil kafeste kuş  bile beslemese, yaylaya  turizm amacıyla bile gitmese yine yörüktür.

Örnek: Kendileri unutsa  komşuları bilir ve söyler. İlkokula giderken yerleştiğimiz ilçenin mahallesinde Balkan Göçmeni, Türkmen,Bekdik ve Afşar komşularımız vardı. Mahallede bizimle birlikte üç yörük aile yaşıyordu. Komşularımız birine bir yer tarif ederken "İşte şu yörüklerin bahçesinin karşısındaki ev”, mahallede kapı önünde oturup sohbet ederken "Duydunuz mu yörüklerin çocuğu  suya düşmüş","Yörüklerin evi yanmış" gibi konuşmalarla kendilerini yörüklerden farklı görürlerdi. Çocukları da bu tür konular evde konuşuluyor ki bizi kızdırmak için "Meyvenin kötüsü erik, insanın kötüsü yörük", "Yörük yörük yürüdü, kıllı deriyi sürüdü" diye sataşırlardı.

Marmara, Ege, Batı ve Orta Akdeniz’de yörük olarak adlandırılan bu Türk Boyu mensuplarına Doğu Akdeniz’de (Adana, Hatay, Gaziantep ve Kahramanmaraş) "AYDINLI" denilmektedir. Aydınoğulları Beyliğine mensup  veya Aydın yöresinden gelen anlamına kullanılmaktadır. (bkz:1,5,79)

Yörük ismi yaylaya çıkmakla veya hayvan beslemekle alınmaz. Köye, şehre yerleşip çiftçilik, esnaflık yapmak veya memur, işçi olmakla da yörüklükten  çıkılmaz.Yörük adı Kazak, Tatar gibi bir Türk Boy ismidir.  Yaylalara çıkıp, hayvan beslemelerine rağmen niçin Kürt ve Lazlara yörük denmiyor?

 

2- YÜRÜKLERİN TARİHÇESİ

a)Yörüklerin Kökeni ve Diğer Türk  Boylarıyla İlgisi

Yörükler ırken bir Turan kavmi olup Türk’tür. Dili de Altay dil   grubundan Türkçe’dir. Günümüzdeki Uygur ve Hakas lehçe ve şivesine çok yakın bir Türkçe ile konuşurlar. Yörükler Doğu Göktürklerinin bir kolu ve Uygur, Kazak, Kırgız ve Türkmen gibi bir Türk boyudur. 745 yılına  kadar Orhon, Altay, Tanrı, Sayan ve Aladağlarda Göktürklerin kurucu ve asli unsuru olarak göçebe yaşadılar. Göktürk (Kutluk) hakimiyetine son vermesi üzerine Uygurlara tabi oldular.Çin ve Moğol saldırılarıyla iyice zayıflayan Uygur Devletine Kırgızlar 840 yılında son verdi. (bkz: 43)

Yörükler bundan sonra Karahanlı (932-1212), Büyük Selçuklu (1040-1157) ve Harzemşahlar (1157-1231) hakimiyetine girdi. Moğolların, Karahanlı ve Harzemşahlar devletine son vermesi üzerine de Hunlarla başlayan, 9. yy'dan sonra canlanan, Büyük Selçuklularla bilinçli şekilde organize edilip sürdürülen, Moğol zulmü sonucu hızlanan büyük göçe Yürüklerde katılarak Anadolu’ya  geldiler.

Orta Asya’da 1930'lara kadar nüfusunun çoğunluğu göçebe hayvancılık yapan Türk Halkları; Kırgız, Kazak, Türkmenler ve ayrıca İran'daki Kaşgaylar’dır. Diğer Türk halkları da büyük ve küçükbaş hayvancılık yapmakta ise de bunlar (Örneğin; Balkar, Tatar, Özbek ve Uygurlar)göçebe değildir. Saha (Yakut) Türkleri de yarı göçebe şekilde bir hayat sürdürerek Rengeyiği beslemektedirler.

9. Yüzyılda Balkanlara gelen Peçenek, Kuman, Tatar, Kıpçak, Uz ve daha sonra Evladı Fatihan olarak adlandırılacak olan Karlukların yörüklerle ilgisi olabilir. Bu Türk boyları Bizans, Macar ve Slavlarla savaşmış ancak kendi aralarında da anlaşıp bütünleşemedikleri için kalıcı bir devlet kuramamışlardır. Bu Türkler, Bizans Ordusunda paralı askerlik yapmış ancak  1071 Malazgirt Savaşında Selçuklu Ordusunun Türk olduğunu anlayınca  Alparslan’ın tarafına geçerek savaşın kaderini değiştirmişlerdir. Bizanslılar bu Türk Boylarının bir bölümünü Anadolu’nun bazı yerlerine (Örneğin: Toroslar ve Çukurova’ya) yerleştirmişlerdir. Uzlar sayıları çok az olsa da (200 bin) Gagauz olarak bugün Moldavya’da yaşamaktadırlar. Balkanlarda Boşnak olarak varlıklarını sürdürenler; Peçenek, Pomaklâr (yardımcı anlamında) ise Kuman-Kıpçak Türklerinin torunlarıdır. Pomak ve Boşnaklara karşı gösterilen Slav düşmanlığının altında Müslümanlıkla beraber bu Türk kökenlilikte yatmaktadır. Sırp lideri de Boşnakların Slav değil, Türk asıllı olduklarını açıklamıştır. Boşnakların mezar taşlarında ayyıldız vardır. Kuzey Kafkasya’daki Balkarların da mezar taşları aynıdır. Boşnak ve Pomakların tamamı Müslüman, Sünni ve Hanefi mezhebindendir. Türkçe bilip konuşamadıkları itirazı ise yeterli bir delil değildir. (Slav, Kuman, Kıpçak, Oğuz, Nogay ve Arapça karışımı bir dil kullanıyorlar) Amerika ve Almanya’da da doğup büyüyen Türk asıllı ailelerin çocuklarının bir kısmı da hiç Türkçe bilmemektedir. Hatta 1918’de bizden ayrılan Suriye’deki Türklerin okuyan gençlerinin çoğunluğu da (Müslüman olmasına rağmen Suriye’nin uyguladığı Araplaştırma politikası sonucu) Türkçe bilmemektedir. Bu ülkelerdeki Türkler azınlık olmaları ve T.C. Hükümetlerinin ilgisizliği sonucu uygulanan aşırı, kültürel, dini (mezhepçilik), ekonomik hatta-siyasi (Türk  düşmanlığı) baskı neticesi milli benliklerini gereğince koruyamamıştır.

Diğer bir itiraz ise Boşnak ve Pomakların sarışınlığı konusudur. Yeri gelmişken bir yanlışı daha açmakta yarar vardır. Tatarların, Moğollarla bir benzerliği yoktur. Timur'unda Tatarlarla ilgisi yoktur. Tatarlar özbeöz Türk’tür. Hatta Türkiye’de milliyetçi, Turancı, Türkçü fikir hayatının doğmasını sağlayanlar Kazan, Kırım Tatar ve Başkırt aydınlarıdır. Söylenenin ve sanılanın aksine günümüzdeki 48 Türk grubundan sadece Azeri, Abdal, Kazak, Kırgız, Mesket, Türkmen, Yakut gibi on kadar grup esmerdir. (Bir boyunda tamamı bir renk olmayıp, kendi içinde farklılık gösterebilir) Kazan  Tatarları, Sarı Türkişler, Sarı Uygurlar, Kumanlar, Peçenekler, Çuvaşlar, Tuvalar, Hakaslar ve Sarı Keçili Yörükleri sarışındır. Diğer Türk grupları ise kumraldır.

b) Orta Asya’dan  Anadolu’ya Göç

Yörükler, Göktürk (Kutluk) Devletinin asli unsurlarından olarak Altay ve Tanrı dağlarında uzun süre huzur içinde yaşadı. Bu bölgede Kazak, Kırgız ve Moğollarda tamamen göçebe olarak yaşıyor ve hayvancılıkla uğraşıyordu. Afşar ve Türkmenler ise genellikle yarı göçebe idi; Seyhun, Ceyhun nehirleri arasındaki bozkırda (Maveraünnehir) yaşıyorlardı, l. ve 2. Göktürk (Kutluk) (552-630, 682-745) Uygur, Karahanlı, B.Selçuklu ve Harzemşah hakimiyetinden sonra bölgede Moğol tehlikesi baş gösterdi. Orta Asya çok istikrarsız bir bölge idi. Sürekli devletler kuruluyor ve yıkılıyordu. Türk Hanedan ve boylarının iktidarı ele geçirmeye yönelik kardeş kavgaları bölge halklarını bezdirmişti. Asayiş iyice bozulmuş hiç huzur kalmamıştı. (bkz.39,43)

Yörükler, 940 yıllarında İslam dinine girmişlerdi. Kendilerini Sünni-Müslüman Büyük Selçuklulara yakın hissettiklerinden, onların yeni ve huzurlu yurt teklifine olumlu baktılar. 1071’den sonra İran üzerinden. Anadolu’ya Türk Boylarının göçleri başlamıştı. Bu göçler özellikle Moğolların  Harzemşahlar devletini yıkması üzerine (l23l) büyük boyut kazanarak 1300'lere, daha sonra da azalarak 1517 yılına kadar sürdü. 1187, 1232, 1244  ve 1270 yıllarındaki büyük göç dalgasıyla Orta Asya, Sibirya, İdil-Ural ve Kafkasya’dan 24 veya 48 (günümüzdeki ) Türk boyundan değişik oranlarla aileler gelerek  Anadolu’ya yerleştiler. Selçukluların, Yörükleri iskan ettiği esas bölge Aydın, Balıkesir ve Muğla yöresidir. Yörüklerin bir bölümüde Kayıhan boyuyla (Osmanlılar) birlikte Anadolu’ya gelmiş önce Ahlata (Bitlis) oradan Fırat nehrinin aşağı kısımlarına (Suriye Caber Kalesi Türk mezarı civarı) sonra  Karacadağ (Urfa) daha sonra Ankara (Haymana civarı) ve en son  olarak da Söğüt (Bilecik) çevresine yerleştiler. (bkz: 74,82).

Anadolu Selçuklu devletinin (1071-1308) Moğollar tarafından yıkılmasından sonra Anadolu 1515 yılına kadar sayıları 34 civarında olan beyliklerle yönetildi. Bu beyliklerden biri olan Osmanlılar (1299-1918) 16.yy’a doğru tüm beylikleri hakimiyetleri altına alarak, Anadolu’da birliği sağladılar.İzledikleri politika sonucunda Orta Asya ile irtibat kesildi. Toplu göçler, aile düzeyinde, sınırlı, düzensiz gelenler dışında durdu. Osmanlılar her Türk boyunun kendini diğer boylardan üstün ve daha soylu görmesi, her beyin yönetmeye hakkı olduğuna inanması, kuruluşuna  katıldığı devleti idare etme arzusunun; sürtüşme ve komşu milletlerin kışkırtmasıyla kardeş kavgasına, dolayısıyla Türk devletlerinin kısa ömürlü olmasına (Tarihte 104-150 Türk Devleti kurulmuş ve çoğunu da yine Türkler yıkmıştır.) neden olduğunu gördüler. Fatih Sultan Mehmet kılıç hakkına dayalı olarak yönetime gelme geleneğini değiştirdi. Devlette kalıcılığı sağlayan bürokrasiyi kurdu. Kabileci duyguları olan Türkleri yönetimden uzaklaştırdı. Yönetimin kardeşler arasında bölüşülmesini ve kardeşlerin iktidar kavgasını yasa çıkararak önledi. Subay ve memuriyet görevlerine kişiler; Türklerin  dışındaki  genellikle devşirme sistemiyle, başta Slav olmak üzere Ermeni, Rum gibi diğer etnik gruplardan alındı. 2.Abdülhamit zamanında bile süvariler Çerkez, muhafız alayı Arnavut, Hamîdiye Alayları ise Kürttü. (Ancak Kürt Aşiret Alayları sadece iç isyanların "Doğu ve Çukurova" bastırılmasında görev yapmışlardır. 1877-78 Kafkas-93 harbine çok azı katılmış, Osmanlıların yenileceğini anlayınca da Gazi Ahmet Muhtar Paşa Kuvvetlerinden ayrılarak Ruslarla anlaşma yoluna gitmişlerdir. Osmanlı ordusuna vermedikleri buğday ve odunu Ruslara satmışlardır.)

1453’den 1920’ye kadar sadrazamlık makamına getirilenlerden sadece ikisi Türk’tür. Üst kademe bürokrat yetiştiren Enderun’a son zamana kadar Türk öğrenci alınmamıştır. Osmanlıların uzun süren bu yönetiminde birçok paşa ve vezir görevden alınmış, malına el konulmuş hatta boynu vurulmuş ancak uygulanan atamaya dayalı bürokrasi sistemi nedeniyle maktul vezirin hakkını savunan bir grup çıkmamıştır. Diğer yandan devletin kurucu ve asli unsuru olan Türkler pasifize edilme neticesi toplumdaki itibar ve etkinlikleri yanında zamanla ekonomik güçlerini de kaybettiler. Yetkililerde devlet imkanlarını kendi ırkdaşlarına sundu. Türkler ise sudan çıkmış balık misali fakirleştiler, cahil kaldılar öyle ki devlet kayıtlarına  "Etrakı bi İtrak: Düşüncesiz Türk” olarak geçtiler. Türklük duygusu taşımak, çocuklarına Türkçe ad vermek utanılacak bir davranış, hatta suç ve günah (putperest ismi diye), Türk sözü de cahil, kaba anlamına kullanıldı. Şeyh ve hocaların yanlış, kasıtlı yorum ve görüşleri sonucu Türklerin adları hep Arap ismi oldu. Hatta Türkçe’miz dahi Araplaşarak % 30 oranında Arapça kelimelerle doldu.

c)   Yörüklerin Anadolu’daki Yerleşim Yerleri (bkz: 8, 18, 65, 113)

Selçuklular, Orta Asya’dan göçle gelen Türkleri; meşguliyetlerine uygun olan yerlere (Örneğin: Esnaf ve sanatkarları şehirlere, çiftçileri ovaya, bahçe tarımı yapanları dere kenarlarına) ve genelde de boy olarak topluca yerleştiriyordu veya bir bölgeyi fetheden komutana orasını tahsis edip, boyunu da buraya iskan ediyor, İçişlerinde geniş yetki ve serbesti tanıyarak bu  beyi, bölgenin yöneticisi ve uç beyi olarak görevlendiriyordu.

Yörüklerin  Yerleştirildikleri Yöreler:

1- Aydın Beyliği’nin Kurulduğu (1320-1390) Aydın ve Çevresi.

2- Osmanlı Beyliği’nin Kurulduğu Bilecik,  Bursa çevresi.

3- Karasi Beyliği’nin Kurulduğu Balıkesir, Çanakkale çevresi .

4- Saruhanlı Beyliği’nin Kurulduğu Manisa çevresi.

5- Germiyanlı  Beyliği’nin  Kurulduğu Kütahya çevresi.

6- İnançoğulları Beyliği’nin  Kurulduğu Denizli çevresi.

7- Karaman-Karamanlı  Beyliği’nin  Kurulduğu Karaman, Konya, Mersin 

 çevresi.

8- Tekeli-Teke  Beyliği’nin  Kurulduğu Antalya çevresi.

9- Hamit Beyliği’nin  Kurulduğu Isparta, Burdur Çevresi 

10- Menteşe Beyliği’nin Kurulduğu Muğla çevresi.

11- Ramazanoğlu Beyliği’nin Kurulduğu Adana çevresi.

12- Dulkadirli  Beyliği’nin  Kurulduğu KahramanMaraş çevresi.

13- Kozan  Beyliği’nin Kurulduğu Kozan Çevresi

Yörükler bu beyliklere kurucu veya asli unsur olarak katılmıştır. Yörüklerin Anadolu’ya ilk geldiklerinde yoğun olarak yerleştirilip yaşadıkları ilk bölge Aydın, Balıkesir ve Muğla çevresidir. Osmanlılar, 1700-1880 yıllarında dış yenilgilerle devlet düzeninin sarsılması, otorite boşluğu özellikle vergi ve yargıdaki haksızlıklar, eşkiyalığın yaygınlaşması, yöneticilerin rüşvet ve haraç almaları, aşırı vergi ve uzun süreli (4-10 yıl gibi) askere almak amacıyla halka baskı ve zulmünü arttırmasıyla başlayan iç isyanları önlemek ve bastırmak için alınan tedbirler sırasında Yörük Obalarını da parçalayıp onlu-yirmili çadır grupları halinde başka bölgelere dağıttı. Adana, KahramanMaraş, Hatay ve Gaziantep taraflarında Yürüklere "AYDINLI" denilmesinin  nedeni  budur.

 

3. YÖRÜKLERİN YAŞANTISI: (bkz: 15,17,18)

a) Orta Asya, Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet Türkiye’sinde Yörükler:

Yörükler; Sayan, Altay, Tanrı ve Aladağlarda tamamen göçebe bir hayat sürmekte idiler. Yazları yaylalarda sürülerini otlatırlar, kışları ise vadi, nehir, göl kenarları veya orman içlerinde kışlarlardı. Otlatmakta oldukları sürülerin çoğunluğu küçük yapılı koyun (Akkaraman) olmakla beraber keçi (karakıl keçi, tiftik keçisi ve melez keçi), deve, eşek ve çok az sayıda inek, meliz(balarısı) ve atları vardı. (At genelde bozkır hayvanı olup dağlara uygun değildi.)Yörük aileleri geniş olup dede, baba, çocuk, torun ve kardeşlerden oluşan obalar halinde ve yün çadırlarda kalırlardı. Anadolu’ya geldiklerinde bura halklarının, Ege ve Akdeniz’de yöreye uyumlu, hastalanmayan karadavar-kılkeçi beslediklerini ve bu keçilerin kıllarından dokunan kıl çadırlarda kaldıklarını gördüler. Yağmuru fazla geçirmeyen, keçeden daha hafif ve kullanışlı, taşıması kolay bu kıl çadırlardan kullanmaya başladılar.

Her yörük obasının fermanla tahsisli, kendi yurdu (yaylak ve kışlağı) vardı. Nisan sonundan Eylül sonuna kadar yaylalarda dolaşır ve genellikle de ayda bir, çevrede davarın yayılacağı otlar kalmadığından başka bir yurduna göçerdi. Yörükler yazın batı ve orta Torosların; Bey, Aladağ, Bolkar, Binboğa dağlarına... Isparta, Burdur, Afyon, Konya, Karaman, Kayseri, Kahramanmaraş illerindeki Söbüceova, Aktaş, Sandıcak, Tozlu, Karagöl, Bolkar Bozoğlan gibi yaylalara çıkarak hayvanlarını otlatmakta, koyun ve keçilerden sağdığı sütlerden peynir üretmekte, kışları ise Fethiye, Kemer, Silifke, Çukurova, Dörtyola inerek kış mevsimini sahilde geçirmekteydiler. Ege ve Akdeniz sahillerine kışları kar yağmadığından hayvanların yayılabileceği otlar bulunabiliyordu.

Yörüklerin başında bir bey bulunur, beylikte babadan oğla geçerdi. Ancak bey başına buyruk hareket edemez; oba meclisini toplar, konuyu görüşür, tartışır bir oylamayla karara varırlardı. Sayıları pek fazla olmayan, okumuş kişilere itibar edilir. Bey dahi onun sözüne değer verir, yaşlılar ve din adamları da çok saygı görürdü. Yörükler, ürettiği; yapağı, süt ürünleri (yağ, tulum peyniri, lor, çökelek, dolaz, yoğurt), kısır ve erkek davarları satar,asli yiyeceği olan un, tuz, kırmızı biber, bulgur, dövme ve kuru yiyecekler (yemişler) alırdı. Selçuklular, Yörükleri Aydın, Balıkesir, Muğla, Antalya yöresine yerleştirmişti. Osmanlılar ise Balkanlarda yeni fethedilen Yunanistan, Bulgaristan  ve Yugoslavya’ya yerleştirdiler. Kıbrıs fethedilînce bazı Yörük obaları Kıbrıs’a iskan edildi. Osmanlıların fetih hareketlerinin durması, devletin gerilemesi ve 1620 yılından sonra genellikle savaşlarda (savunma amaçlı) yenilmeleri nedeniyle devlet bütçesi açık vermeye başladı. Osmanlı hem vergi almak hem de düzenli çalışmayan devşirme (yeniçeri) ve Tımar (Sipahi) asker yetiştirme sistemlerinin karşılayamadığı asker ihtiyacını sağlamak için yörükleri çeşitli defalar zorunlu iskana tabi tuttu. Yörükler bazen direndi, çatışmalar oldu. (Örneğin; Çukurova’da Afşarlar, Ceritler gibi yöredeki Türk boy  ve  Obalarının katıldığı ayaklanma Derviş Paşa  tarafından  bastırılıp küçük gruplar halinde iç Anadolu taraflarına dağıtıldılar.

Osmanlıyı yöneten üst kademe bürokratlar Türk değildi. Yöneticiler kendi milletini kolladı. Yönetimde kurucu unsuruz diye hak iddia eder, görevden alındığında akrabaları başkaldırır korkusuyla Türkler memuriyete  alınmadı. Osmanlının anlayış, hoşgörü ilgi ve hizmeti  hep Türkler dışındaki milletlere oldu. Devlet Kavmi-Necip diye Arapları askere almıyordu. Yezidi, Ermeni (Tebayı  Sadıka), Rum (Tebayi Şahane)  ve Yahudîleri de "Gayri Müslîm" bizim için  savaşmaz diye askere almıyordu. Kürtler içişlerinde serbest bırakılmış, beyler vergi vermiş, halkı da askere  alınmamıştı. Devlet üst yönetimi gayri Türk unsur ve dönmelerden oluşturulmuş, bunlarda dış devletlerin yardım, baskı ve ilgilerinin sağlanmasında ve kendi milletlerinin Osmanlıdan bağımsız olmasında büyük rol oynamışlardır. (bkz:49) Bulgaristan, Yunanistan, Yugoslavya ve Arapların (özellikle Bulgar, Hicaz, Şam ve Yunanistan) bağımsızlık hareketleri incelenirse daha iyi anlaşılacaktır. Sözün kısası askere alınan ve niçin savaştığını ve yenildiğini bile bilemeden sürekli cephelerde ölenlerin (Birinci Dünya savaşında 2,5 milyon asker) çoğu Türklerdi. Yörüklerin gelirleri düzensiz ve yetersiz olduğundan şehirliler gibi bedel ödeyip askerlikten de kurtulamıyorlardı. (Yörükler kendilerine çıkarılan beş liralık yol vergisini ödeyemediklerinden günlerce bizzat yol inşaatında çalışmışlardır) O sırada satlıcan hapı bir lira, sıtma hapı 50 kuruşa, bir keçide iki hap fiyatına  satılıyormuş.

Osmanlıların çeşitli dönemlerinde medreseye gidenler ve burayı bitirenler (molla) askerlikten muaf tutuluyordu. Ancak Çift Bozan Akçesi gibi bir vergi nedeniyle herkes atasının yaptığı işe devam etmek zorunda kalıyordu. Başka bir iş yapmak veya şehre gitmek için izin almak, vergi vermek, loncaya girmek, işyeri açmak için Ahi ocakların da çırak, kalfa eğitiminden geçerek usta belgesi almak gerekiyordu. Bu katı ve plancı, kuralcı objektif olmayan (İnsanların takdirine bağlı, kötüye kullanılması kolay, rüşvete açık, rekabete, yarışmaya gelişme ve değişime kapalı, yeniliklere karşı ve tutucu olması nedeniyle Osmanlıların sanayileşip, gelişmesini engellemiş, yıkılma nedenlerinden biri olmuş.) Sistemden Yörük çocuklarının yararlanmaları da belirli bir yerleri olmayıp sürekli gezdiklerinden mümkün değildi. Yürüklerin okur yazar oranı Osmanlı döneminde % 2 oranını geçememiştir. Yörükler okumayıp, devlet hizmetine de giremediklerinden (memuriyete) haklarını savunamamış genellikle mağdur olmuş, zarar görmüşlerdir. Zaptiye ve Adliye genelde Eşrafın,  güçlünün yanında olmuştur. (Adaletsizlik yoktu da niçin Osmanlı Devleti yıkıldı?)

Et ihtiyacının ucuz ve düzenli karşılanması için (Şimdi Yörüklerin yaylak-kışlak sistemi çalışmadığından et fiyatları fakir ve orta sınıfın alım güçlerini çok aştı.) Devlet  yörüklere yaylak ve kışlaklar tahsis etmiş ama Kanuni ve Yavuz Sultan Selim'in çıkardığı  kanunnameler ile  besledikleri hayvan sayısınca bölgenin tımar sahibine yaylak ve kışlak vergisi vermeyi zorunlu tutmuştur. Yavuz Kanunnamesi çok katı olup; kışlakta kayda alınan koyun sayısı ölüm veya satış nedeniyle azalsa dahi yaylak içinde aynı sayıda vergi ödeyecek. Yörük yaylak ve kışlakta birisiyle anlaşarak koyununu satamayacak, satmak istiyorsa şehre götürecek, pazara sokacak resmi görevlinin belirleyeceği fiyattan satabilecek. Bazı padişahlar ise fermanla bu vergiyi azalttı, yörükleri askere almadı. Vergiden askerlikten kaçmak veya iskandan yararlanmak isteyen bazı etnik ve dini gruplarda bu dönemlerde kendilerinin de yörük olduğunu iddia ettiler. (Tıpkı bazı kişi veya grupların kendilerinin Seyyit, Şıh, Dede olduğunu yani Peygamber soyundan geldiğini ileri sürüp; hem toplumda saygın bir yer sağlamak hem de askerlik ve vergiden muaf tutulmak amacını taşıdıkları gibi.)

2. Abdulhamit zamanında Bursa Valisi Ahmet Vefik Paşa Yörükleri zorunlu iskana tabi tuttu. Onlara ücretsiz arazi verdi. (Ancak traktör, biçer yok, ihracat hatta yol bile yok. Ürünü başka bir yere götürüp satamıyorsun, Yüklü arazi ve ürün vergisi nedeniyle çiftçilikte, karın tokluğuna yapılan bir iş olmuştu.) Ev yapmalarını, çiftçiliği teşvik etti. Çadırda oturmayı yasakladı. Bu tedbirler hayvan sayılarının azalmasına, verimin düşmesine ve maliyetin artmasına (hayvanların merada otlatılmayıp yem, saman verilip ahır besiciliği yapılmasıyla) neden oldu. Maliyetlerin artmasına rağmen et fiyatları narh (resmi fiyat) belirlenmesi nedeniyle sabit kaldı. Bu da hayvan besleyenlerin besi sayısını  indirmesine ve gelirlerinin azalmasına ve fakirleşmesine sebep oldu.

b) Yörüklerin Göçebe Hayvancılığı Bırakarak Yerleşik  Hayata Geçme nedenleri:

Yürüklerin yaşamı, içinde bulundukları doğal ortam nedeniyle çok zordu. Medeniyetin (uygarlığın) imkanlarının hiçbirinden yararlanamıyorlardı. Yol, musluk suyu, banyo, sıcak  su, elektrik, araba, ev, tv, radyo, fırın, gazocağı, hastane, doktor gibi... Tüm eşyaları; çadır, kilim, keçe, yorgan, döşek, çuval, tava, tencere, kazan, leğen, kaşık, tabak gibi gereçlerden ibaretti. Doğayla iç içe:, yüzü karartan, dudağı çatlatan, elleri ayakları donduran yayla güneşi, havası, ayazı, yağmuru, karı, dolusu, sisi...., ama yine de mutluydular. Atalarından böyle gördükleri ve kıyaslayacakları özenecekleri başka bir yaşam biçimini de bilmediklerinden.

Yeni kurulan Cumhuriyet idaresiyle birlikte Türkiye’de bazı şeyler değişmeye başladı. Zaten I.Dünya ve istiklal savaşında Yörüklerden cepheye asker göndermeyen ve şehit vermeyen aile kalmamış, dirlik ve düzenleri bozulmuş, taşlar yerinden oynamıştı. Savaştan geriye dönenlerinde dünyaya bakış açıları artık farklıydı. Yenilmişlik, sahipsizlik, yılgınlık duygusu, yokluk, açlık, ödenemeyecek boyuttaki vergiler halkı yönetimden soğutmuştu. Devlet hiç birşey vermiyor, eşkiyaya karşı mücadele ederek asli ve birinci görevi olan halkın can, mal, ırz güvenliğini dahi sağlamıyor, (1800 yılından 1923 yılına kadar eşkiyalık düzeni amansızca sürmüştür.) ama bitmeyen savaşlar için asker, bürokratların saltanatlı yaşamı için gereken para vergi diye (neredeyse malın yarısı) alınıyordu. (İstanbul boğazı ve haliçteki saray ve köşkler Osmanlının yükseliş değil, gerileme ve çöküş döneminde cephedeki askerin yiyecek ve mühimmatından kesilen paralarla yapılmıştır.)

Cumhuriyet Hükümeti aşar (Tarımdan alınan ondabirlik vergi) ve koyun vergisini kaldırdı. Mübadeleyle Yunanistan’a gönderilen Rumlardan boşalan evlere bazı yerlerde o civarda bulunan göçebe yürükler yerleştirildi. Yörükler ilk defa köye, kasabaya iskanın, evde yaşamanın lüksünü yaşadılar. İlköğretim seferberliği başlatıldı, Yörük çocuklarının çoğunluğu okulla tanıştı. Soyadı Kanunu çıktı, çoğunluğu ilk defa nüfusa kaydedildi. Babaları ölen veya evlenen kardeşlere ayrı ayrı soyadı verildi. Devletin yeniden kurulup işletilmesiyle askerliği herkes yapar oldu, askerlikte bilmeyen gençlere okuma yazma öğretildi. Yörüklerde askerlik yaparken otomobili, şehir hayatını, kolaylığı, rahatlığı görüp tanıdılar. Gazete ve kitaplardan kendilerinin hatta Türkiye’nin dışında bile farklı bir dünyanın olduğunu öğrendiler. Yaylanın buz gibi tatlı sulu pınarları, ardıç ve çam ağaçları, kekikleri, renk renk çiçekleri, taze koyun sütü, sündürmesi , yanıksı yoğurdu, tulum peyniri, çemeni, kavurması artık eskisi gibi gözlerine güzel görünmüyor, burunlarına tütmüyordu.  Bir şeyler değişmeye başlamıştı.

Köy Kanunu (1924) ve Soyadı Kanunu (1934) uygulaması göçebe Yörüklerin geleneksel yaşam tarzlarında büyük sarsıntı yaptı. Soyadı Kanunu uygulaması sırasında genel nüfus yazımıyla çoğunluğu hiçbir yere kaydı olmayan bu insanlar (18.yüzyıldan sonra toplum düzeni bozulmuş, başı boşluk artmış, kurallara uyulmaz olmuştu.) bulundukları yere en yakın köy nüfusuna zorunlu olarak kaydedildiler. Yörük o sırada yayladaydı (Örneğin: Burdur, Konya, Niğde ve Kayseri gibi) bulunduğu ilin bir köyüne kaydedildi, ancak kışlağı farklı bir ilin ilçesinde kaldı (Örneğin: Muğla, Antalya, Mersin, Adana gibi) veya kışlaktaydı tersi oldu.Selçuklu, Osmanlı döneminden obasına tahsis edilen yaylak ve kışlak fermanları yeni çıkarılan yasalarla geçerliliğini kaybetti. Yaylalar hangi köye yakınsa, hangi köy sınırı içinde  kaldıysa o köyün malı oldu, onun kullanımına geçti. Yaylalar, meralar devletin hüküm ve tasarrufuna alındı, Yörüklerin yayla Hakkı korunmadı. Aidiyet ve kullanım da köy sınırı esas alındı. Kanunda yayla, mera ve pınarlarla ilgili özel durum, istisnai haklar varsa saklı kalacak buralar müştereken kullanılacak deniyorsa da uygulaması sağlanamadı. Yaylak ve kışlaklar hangi köy sınırı içinde kalmışsa o köy; yörükleri mahkeme veya siyasi baskıyla verdirilen emir, yazı, men ve idare kurulu kararıyla bunlar yoksa zorbalıkla yaylaya sokmadı veya otlatma hakkı için ücret aldı. Otlatma ücreti her yıl artarak zamanla ödenemez boyuta ulaştı. Yörükten yıllık kazancı otlatma ücreti alarak istendi, kendisine de çektiği eziyetler kalıyordu. Yaylak ve kışlağa giderken koyun ve keçilerini, yol üzerinde bulunan köyler, ekili arazimize za­rar veriyor diye geçirtmediler, koyunlarına el kondu, işe jandarma, mahkeme karıştı. Eskiden mera olan yerler, traktörün, pulluğun bulunması ile tarıma açılmış iş araçlarıyla kanallar açılıp, sazlıklar bataklıklar kurutulmuş, sivrisinek gölcükleri tarla olmuştu. Baltalık kanunuyla, arazi açmak için çıkarılan yangınlarla hele orman kesim idaresinin kurulması ve orman mühendislerinin buluşu tıraşlama metoduyla ormanlar yok edildi. Yörüklerin beslediği  karakeçilerin ormanı yok ettiği asılsızdır. Toroslarda keçilerin yok ettiği bir orman alanı yoktur. Toroslarda yüzlerce yıldır ormanda keçide beraber yaşamaktadır. Doğaya insandan başka hiçbir varlık zarar vermez. Yörüklerin, sahillerde çadırlarını kurduğu hayvanlarını kışlattığı yerleri de sebze ve narenciye bahçeleri, pamuk tarlaları, turistik tesis ve yazlık siteler, kooperatif evleri doldurdu.

Yörüklerin genel yazımla nüfusa kayıt yapıldığı köyde oturup hayvancılık yapması düşünülebilir. Bu köy ya yaylak yada kışlaktır. Bu köyde başka hayvancılık yapanlarda vardır. Tarıma elverişli yerler ise ekilip dikilmekte yani hayvan otlatmaya yasak mıntıkalardır. Köylünün esas işi ve geliri çiftçilik (tahıl ziraatı, bahçe, sebze ve inek besiciliği)dir. Koyunları olan varsa da (Yörükler gibi tek işi ve gelir kaynağı olmadığından) sayısı aydır, ahırda veya bahçe kenarında idare olmaktadır. Bu tür 200 hanelik bir köyün toplam koyun keçisi en çok bir yürüğün sürüsü kadardır. (300, 400, 600 adet olurdu.) Köye yerleşen yörük bu sürüsünü köyün merasında en çok 2 ay otlatabilir, çünkü o sürede çevrede ot kalmaz. O köyde 2-3 hatta daha fazla yörük ailesi varsa veya köylü koyun otlatılmasına karşı çıkarsa (sadece bizim sığırlarımız otlayacak diye) ki böyle de olmaktadır. Pratikte tek yaylak ve kışlakta kalınarak açık arazide otlatma şeklinde hayvancılık artık yapılamamaktadır.

Yeni yetişen, köy ve/veya  şehir gören kızlı, erkekli yörük gençleri;  gürültülü, hareketli hayata özenip, göçebe hayvancılığa isteksiz davranmaya başladılar. Kızlar köy, şehir evlerinde oturup ev hanımı olmak istediler. Tüm bu psikolojik ve fiziki şartlar sonucu yazın yaylaya, kışın kışlağa gidilerek yapılan göçebe hayvancılık hukuken ve fiilen yapılamaz hale geldi. Osmanlı dönemini görmüş göçebe hayvancılığı bir yaşam biçimi olarak benimsemiş yaşlıların direnmesiyle sürdürülen göçebelik, onlar ölünce (özellikle  1960’lardan sonra) oğulları, kızları tarafından devam ettirilmedi. Koyunu, keçiyi, deveyi satıp, köye-şehire yerleşmeye, çiftçilik, bahçecilik, esnaf1ık (manifatura, bakkal   gibi) yapmaya başladılar. Bunları gereğince yapamayanlar tekrar az sayıda  koyun, inek alıp bu sefer ahır besiciliğine yöneldiler. Bu tür hayvancılık ahır inşaası ve 12 ay hazır yem yedirilmesini gerektirdiğinden et maliyetini çok arttırdı, ayrıca barındırma problemi nedeniyle hayvan sayısı azaldı.

Yörükler bu yeni ve farklı hayata uyum sağlamaya çalıştılar. Çocuklarını okullara gönderdiler, okutamayanlar sanayiye  çırak olarak verdiler. Hastalık, doktor, ilaç, iğne bilmezken yerleşik hayatta bunlarla tanıştılar. Yaylalarda bilinmeyen, önem taşımayan, hiç ihtiyaç duyulmayan para; şehir hayatında insanca yaşayabilmenin, toplumda saygı görebilmenin tek değer ve  ölçü aracı olarak karşılarına çıktı. Az olan sözcük dağarcıkları; yalan, kazıklanma, kandırılma, ahlaksızlık, dedikodu, içki-kumar ve benzeri kelimelerle sonuna kadar doldu. Büyük bir kültür şoku ve  bunalımı yaşadılar. Yaylalara geri de dönemediler. Medeniyet bataklığına bir kere ayakları saplanmıştı, çırpındıkça daha da çok gömüldüler. Ellerinden tutup kurtaracak, yol gösterecek kimsede bulamadılar. Yörükler dağlarda gezerken, milletin dedesi, babası okumuş, müsteşar, paşa, elçi, genel müdür olmuş. Dünyadaki değişimi ve gelişmenin yönünü görmüş, büyük şehirlerden, sahillerden arazi almış. Düne kadar yörüğün çadır kurup, hayvan otlattığı yerler bugün  birilerinin özel mülkü olmuş. Yörük hayatın gerçek yüzünü görmüştü. Ama bu hayat yaylaya benzemiyordu. Dağlar bugün tipisiyle üşütürse, yarın güneşiyle ısıtır, gönlünü alırdı.

Şehir ise hep soğuk yüzlü ve acımasızdı; hata, iyi niyet, saflık, yol bilmezlik kabul etmiyordu. Her şeyin yolunun okumaktan, bilmekten geçtiğini, bunun da  parayla olduğunu, sorunların  parayla çözülebildiğini, para kazanmanın da “hele  çok olanı için” çalışmanın yeterli olmadığını gördü. Sistemin bir parçası haline geldi ama karşılığında özünü ve kültürünü bıraktı. Göremedi Orta Toros  veya Amanosların kuytu bir bucağında veya Termalin Ormanlarında son göçebe Yörükler olarak; yaşamın tüm idari ve ekonomik zorluklarına rağmen onurla ayakta kalmanın mücadelesini vermektedir. (bkz:25, 77, 121)

C )  Yörük Obaları ile Yörük Nüfusu:

Yörükler 63’ü büyük olmak üzere 2000 civarında obaya  bölünmüştür. Mevlana Celalettin Rumi’nin 21. ve Osmanlıların 38. kuşaktan  torunları bugün  aramızda yaşamakta ve 600 yıllık soy kütüklerini bilmektedirler. Günümüzde ise Yörüklerin çoğunluğu dedesinin-nenesinin adını bile bilmemektedir. Nedeni genelde okur yazar olmamaları, maddi durumlarının zayıflığı nedeniyle miras bırakamamaları, ev gibi sabit bir yerde oturmayıp göçebe oluşlarından kültür birikimlerini sonraki kuşaklara ancak sözlü aktarabilmeleridir. Bu da büyük bölümünün unutulmasına veya korunamamasına yol açmıştır. Farklı yerlere iskanlar ve maddi yetersizlik nedeniyle uzun yıllar aileler arası iletişim kurulmaması sonucu akrabalık bağları zayıflamış, kardeş çocukları bile birbirlerini göremediklerinden yabancılaşmışlardır.

Yörük obalarından örnekler: Eskiyörük, Horzum, Keşefli, Menemenci, Sarıkeçili, Tekeli (Ayrıca Türkmen ve Kazaklarında Teke ve Tekeli oymakları var.) gibi. Yörüklerin Türkiye’de bölgesel dağılımı ve 2000 genel nüfus sayımına göre bu bölgelerde yaşayan tahmini yörük sayısı; 9 milyondur. Ayrıca 12 milyon civarında Türkmen bulunmaktadır. Diğer Türki hakların sayısı ise 15 milyon olup, yaklaşık Türkiye nüfusunun yarısı Türk soyludur.

 

Yörüklerin Bölgelere Göre Dağılımı:

1-     Ege Bölgesi                                 : 2.200.000

2-     Akdeniz Bölgesi              : 3. 000.000

3-     Marmara Bölgesi             : 1.500.000     

4-     İç Anadolu Bölgesi                      : 2.250.000

5-     Güneydoğu Anadolu Bölgesi       : 40.000

6-     Doğu Anadolu Bölgesi                : 7.000

7-     Karadeniz Bölgesi                       : 3.000            

Toplam: 9.000.000 kişi 

 

Ayrıca Balkanlar, Kıbrıs, Suriye (l.Dünya Savaşı çıktığında "Şam ve Halep düşman işgaline uğramazmış, velilerce korunuyormuş” söylentisine inanan bazı Yörükler ve obaları Suriye’ye göçmüşlerdir.) İran ve Orta Asya’da yaklaşık 5 milyon civarında Yörük-Karluk-Onok-Türkeş-Halaç olduğu sanılmaktadır. Balkanlar ve Anadolu’ya Yörük göçünden sonra Asya’da çok az Yörük kaldı. Bunlar sayıca çok az olduklarından ya Kırgız, Kazak, Özbek, Türkmen ve Uygurlar gibi Türk boylarıyla karışmış ya da bu bölgede azınlık olarak bulunan Altay (60 bin), Dolgan (3 bin), Tuva (207 bin), Şor (17 bin), Hakas (82 bin) Türk boylarından birisiyle aynı koldan olabilir. Bu husus bu Türk boylarının yüz simaları ile şu an  konuştukları lehçe, şive, ağız, ses tonları bazı özel kullandıkları kelimelere; (dıkız, yuka, keşik, dolaz, yoğanta, hayta, soyka, zövelmek, çomac, ihicik, meh, cice, karaböcü, canavar, kuytu, bük, koyak, köşşek, keven, cula, yağır, enik, tat, oğlak, cebiç, seyis, davar, erkeç, öveç, şişek, toklu, koç) ve yaşantılarına bakılarak kolayca anlaşılabilir.

d)  Yörüklerin İnanç ve Adetleri: (bkz. 61, 98, 116)  

Yörükler Müslüman olup, İslam dininin Sünni kolundandır. Tamamı; kendileri gibi Türk olan İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin ameli (ibadet, iş) ve İmam-ı Maturidi’nin itikadı (inanç) mezhebini benimsemişlerdir. Her obanın kendi içlerinden okuyan veya ücretli bir hocası olmuş; obaya cuma, hatta vakit namazları kıldırmış, tüm kız ve erkek çocuklara (6) yaşından itibaren imanın, İslam’ın şartını, 32 farzı, gusül yapmayı, namaz kılmayı, orucun, zekatın gerek ve önemini, büyük günahları, namaz dualarını öğretmişlerdir. Biraz daha akıllı ve istekli olanlar Kuran okumasını da öğrenmişlerdir. Kızlar 8-12, erkekler 12-20 yaşından  sonra namaz kılmaya, oruç tutmaya başlarlar. Evli kadınlardan namaz  kılıp, oruç tutmayan yok gibidir. Kurbanı da erkek maddi durumu iyi olmasa bile kadının nikahına düşer diye  genelde eşi adına keser. Erkeklerden de evlendikten sonra oruç tutup namaz kılmayan çok azdır. Namaz kılıp, oruç tutmayanlar dışlanır. Osmanlı ve Cumhuriyetin ilk döneminde deve veya gemiyle hacca gitmişler. Şimdi de çoğunluğu 50-60 yaşlarında iken karı-koca Mekke ve Medine’ye gidip hacı  olurlar. İçki içen,kumar oynayan çok azdır.

Yörükler az yemek yiyip, bol yürüdüklerinden şişman ve göbekli değillerdir. Genellikle kumraldırlar. Esmer ve sarışınları da (Sarıkeçililer gibi) vardır. İşlerin çoğunu  genelde kadınlar yapar. Çobanlık ise erkeklerin görevidir. Yörük kadınları koyunu, keçiyi kesip, yüzebilir. Silah kullanabilir, eşeğe, deveye binebilirler. Yörüklerde evlenme 18 yaşları civarında yapılır. Genelde yabancıdan kız alıp-vermezler. Yakın akraba evliliği dinen mekruh ve tıbben sakıncalı  olmasına ve uygulamada az da olsa özürlü doğumlular (genetik hastalıkların etkisinin artması nedeniyle) görülmesine rağmen yapılmaktadır. Yörüklerin en büyük hobileri kara avcılığıdır (tavşan, keklik, turaç, urkekliği, geyik, dağ keçisi, dağ koyunu avı gibi).  Balık avı genelde bilinmez ve yapılmaz. Erkeklerin  çoğunluğu ava ve silaha meraklıdır. Kadınlarında altın takı (boğaz altını) merakı vardır. Kadınlar başörtüsü örter,  entari/ şalvar giyerler. Erkekler ise şalvar, pantolon, yelek, gömlek, şapka ve takke giyerler. Müzik aleti çalma (kaval, sipsi, def, kabak kemane, cura), halk oyunu oynama geleneği fazla yoktur. Müzik uğraşı yaygın  değildir (geçim için yapılmaz). Ayrancı (Karaman) ve EreğJi’deki (Konya) 12 yörük köyün de, profesyonel anlamda müzikle uğraşan sadece 3 kişidir. Müziğe ve halk oyunlarına ilgi duyan, önem veren Yörük obaları; Tekeli, Sarıkeçeli, Karatekeli gibi... Müzisyen Yörükler: Çalgıcı Bahri, Çalgıcı Abdurrahman, Ali Hoca...

 

4- YÖRÜKLERİN TÜRKİYE’DEKİ DİĞER GÖÇEBE VEYA

HAYVANCILIKLA UĞRAŞAN HALKLARLA İLGİSİ

a)   Yörüklerin  Alevilerle  İlgisi;

Osmanlı Padişahı Yavuz, Kanuni, 4. Murat dönemleri ve 2. Mahmut'un (1826) Yeniçeri Ocağını kaldırması sırasında birçok yerde dış teşviklerle Alevi isyanları oldu. Osmanlı Devleti doğudaki isyanları güvenlik güçleriyle bastıramayınca Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki Sunni Kürt Beylerine fermanlarla idari imtiyaz (vergi, askerlik, yönetimde özerklik), unvan (paşa, yüzbaşı, ağa, şeyh,  bey), para ve silah vererek onları ve silahlandırılmış adamlarını alevi isyanlarının bastırılmasında kullandı. Alevi isyanlarının bastırılması sırasında ayaklananların bir kısmı öldürüldü, malları yağmalandı (Doğu ve Güney Doğu  Anadolu’da Kürt ve Arap kökenli Alevilere saldırı olmadı, halende aynı bölgede yaşamaktadırlar). Bunun üzerine can güvenliğini ve inanç özgürlüğünü sağlamak için Aleviler, doğudan batıya şe­hir ve kasabalardan yolu bile olmayan köylere göçtüler. Bir kısmı yeni gittiği yerlerde güvenlik amacıyla kendilerini yörük olarak tanıttı. Rum, Arap, Laz veya Çerkez’im diyemedi. Çünkü Türkçe’den başka dil bilmiyordu. Alevilerin ne Yörükler, ne de göçebe hayvancılıkla hiçbir ilgileri yoktur. (bkz: 8,73, 93).

Abdal, Evci, Tahtacı gibi Alevi gruplarının etnik kökenleri Türk ve konuştukları dilde Türkçe olmasına rağmen, Alevilerin yüz simaları, fiziksel görünüşü, örf, adet anane ve inançları Yörüklerden farklıdır. Aleviler İran'ın Horasan bölgesinde yaşarken Selçuklular ve Moğollarca 13. yy.da Doğu ve Güney Doğu Anadolu’ya iskan edilmişler.(Yörüklerin Orta Asya’da yaşadığı bölge olan Altaylar Horasana çok uzak olup, bir bağlantısı yoktur.) Selçuklu Devletinin yıkılması üzerine Aleviler ilk Şii Türk devleti olan Akkoyunlulara (1350-1502) ve daha sonra da Akkoyunlular devletini yıkan Farsi ve Alevi Safevi devletine, Yavuz'un I5l7'de Safevi devletine son vermesi üzerine de Sünni Osmanlı devletine tabi oldular. Alevi isyanları sırasında Doğudan Batıya göçen bir kısım Aleviler Torosların köy ve kasabalarına yerleştiler. Ancak  buralarda da eskiden beri yaşayan Avsar, Türkmen ve Yörükler ile de anlaşamadıkları gibi Abdal, Evci, Tahtacı vs. olarak adlandırılan Alevi grupları da birbirleriyle karışıp, kaynaşamadılar. Her Alevi grubu kendi kabuğuna çekildi. Türkiye’deki Alevîlerin tamamının Türk olduğu anlaşılmasın. Alevilerin yarısına yakını Kürt, Arnavut, Ermeni ve Arap’tır. Irki bütünlükleri yoktur. Onbeş civarındaki Alevi grubunun inanç ve ibadet anlayışlarında da büyük  farklılıklar vardır. Ancak Türkiye’de Alevilik adı bir inanç sistemini ifadeden çok ırki bir isme dönüştürülmeye çalışılmaktadır, "Alevi olunmaz, alevi doğulur" sözünün yorumu bunu göstermektedir. Türk kökenli Aleviler eski boy isimlerini unutup, inanç sistemlerini yeni bir sosyal kimlik olarak benimsemişlerdir. Buda mümkündür. Tarihte örnekleri vardır. Şimdi Kıpçak, Oğuz, Karluk, Akkoyunlu bir grup var mıdır? Avrupalı bir yazar "Onuncu Kabile" adlı kitabında: Rusya ve Polonya’daki Yahudilerin Türk kökenli olduğunu ileri sürmektedir. Son zamanlarda PKK, TİKKO gibi Kürt ve Solcu  terör örgütlerinin Kürt Kökenli Alevileri; Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve polisine düşmanlığa yönelik terör olaylarının içine çekme eylemleri, başta İstanbul olmak üzere sürdürülmekte, işin garibi Kürt Kökenli Alevilerin araç yakma, işyeri tahribi gibi şiddet hareketleri de Türk kökenli Alevi gruplarınca tasvip görüp, desteklenmektedir. İnanç ırki özellikten daha çok ön plana çıkarılmış, Türklük ise yok farz edilmiştir. Hükümetlerin en büyük yanlışı Türkiye’de yaşayan halklara, Türkiye’nin onların vatanı olduğunu ve T.C. devletini benimsemeleri gerektiğini, eğitimle değil, polis, yargı ve askerle kabul ettirmeye çalışmalarıdır. A.B.D. bizden daha çok milletten vatandaşı olmasına rağmen onlara ABD’liliği benimsetmiş, hatta sevdirmiş ama aslını da korumasını, kültürünü yaşatmasını desteklemiş. Normal düzeyde eğitimi ve yeterli geliri olan bir ABD’li "Ben önce Amerikalı, sonra İngiliz, Alman veya Po1onyalı’yım” diyebilmektedir. Devletin çıkarı ile halkın çıkarı paralellik kazanmıştır. Çalışan herkesin, rejimin nimetinden yararlanması hukukla ve uygulamayla sağlanmıştır.

Alevi sözcülerine göre; Alevilik; İslam’ın Panteist, batini, tasavvufi ve akılcı yorumudur, “Anadolu dinidir”, İran Şiiliği yani Caferi mezhebi ve Arap Aleviliği ile büyük farklılık gösterirler. Âlevilerle Yürüklerin inanç, ibadet ve kültür yönünden birlikteliği yoktur. Yörükler, Aleviler için; genelde Abdal, Evci, Kızılbaş ve Tahtacı (Çepni) ismini kullanır. Âlevilerle kız alıp, vermezler. Yaşlı Yörükler Kızılbaşın kestiği hayvanın etinin yenmeyeceğini ve Kızılbaşla Sünninin nikahının olmayacağını  söylerler. Yörüklerin çoğunluğu Ramazan ayında oruç  tutup, kurban bayramında da hacca giderler. Günde beş vakitte 40 rekat namaz  kılarlar. Alevilerin ise inançları gibi yaşantılarıda farklıdır. Yörükler gibi göçebe veya yarı göçebe, çadırlarda kalarak hayvancılık yapmazlar. Aleviler eskiden beri genellikle yerleşik hayata dayalı bir yaşam sürdürmüşlerdir. Yörüklerle Alevilerin tek müşterek noktaları iki grubunda Türkçe konuşmalarıdır. (bkz: 22)

b)   Yörüklerin, Afşar, Arap, Çingene, Kürt,Laz ve Türkmenlerle İlgisi:

Anadolu’da göçebe ve yarı göçebe alarak yaşayan ve hayvancılıkla uğraşan halklara Yörük demek çok yanlıştır. Türkler gelmeden de Anadolu’da dağlar, yaylalar, meralar, koyun ve keçiler ve haliyle hayvancılıkla uğraşan insan toplulukları da vardı. Hatta Urfa’da, Suriye’de göçebe hayvancılıkla uğraşan  kılçadırlı Bedevi Arap kabileleri de vardı. Şimdi Araplara "çadırda  kalıyor, göçebe olarak hayvancılık yapıyorsunuz o halde Yörüksünüz" denilebilir mi? Onların "biz  Arabız, dilimiz, rengimiz, fiziki görünüşümüz, kültürümüz farklı" diyerek yaptığı itirazın hiçbir önemi  yok mu?

Bir millet veya kabileden olma olgusu, insanların icat ettiği bir kavram değildir. Bu doğuştan sahip olunan bir duygudur. İnsanlar kendilerini hangi milletten hissediyorsa o milletin bir mensubudur. İnsan devletini, dini inancını, mesleğini, işini, yaşayacağı şehri ve daha pek çok özelliği seçebilir ancak milletini ve ailesini seçerek dünyaya gelmez. Bu nedenle de bunu değiştiremez. Mensubiyet duygusu da yok edilemez, örneğin: Yahudiler iki defa M.Ö. bir defa da M.S. yurtlarından sürülmüş ancak milliyetlerini ve inançlarını korumuşlardır. Anadolu yani Türkiye 1071 yılından beri Müslüman Türkler tarafından idare edilmesine rağmen, halen kendini Müslüman veya Türk görmeyen hatta Türkçe bilmeyen 27 ile 57 arasında etnik grup yaşamaktadır. Bu etnik grupların ortak coğrafya, fiziki ve kültürel etkileşim sonucu, benzer görünüş, düşünce ve davranışlarının olmaması düşünülemez. Tabi yine de farklılıklar olacaktır.

Göçebe veya yarı göçebe yaylak veya kışlaklarda hayvancılık yapan Kürtler fiziki yapıları, saçları, yüz simaları, burun konum ve gözleri, en önemlisi de dili ve kültürüyle Türk veya Yörüklerden çok farklıdır. Besledikleri koyunları bile farklılık göstermektedir. Benzer olan tek şey kullandıkları çadırlarıdır. (bkz:57,88)

Yörükler, Anadolu’ya gelince; dağlık, ormanlık olması ve diğer bölgelere göre daha uzun süre yeşil otlar bulundurması nedeniyle Karadenize de gitmişler ancak kışın kendilerinin barınacağı evleri ve hayvanlarının kalacağı ahırları veya bunları inşa edecek teknik bilgi birikimi olmadığından; sürekli yağan yağmur, sis ve metrelerce kara uyum sağlayamamışlardır. Karadenizde kar,deniz  kıyısına bile yağmaktadır. Bu yörenin yerli halkı Lazlar da Trabzon, Ordu ve Rize de yaylalara çıkmaktadır. Örneğin; Rize Çamlıhemşin’de Lazlar, yazları Kaçkar dağlarındaki Ayder yaylalarına göçerek sığır, koyun ve hatta keçi beslemektedirler. Ancak  çadırlarda kalmayıp, yörenin iklim yapısına uygun taş ve  ağaçtan yapılan yayla evlerinde barınmaktadırlar. Günümüzde fındık ve çay tarımının gelişmesi, büyük şehirlerde fabrikalar açılması ve işçi talebi Üzerine metropollere göç ve ayrıca hayvancılığın ekonomik olmaktan çıkması nedeniyle, yaylaya giden yarı göçebeler çok azaldı. Şimdi  de yaylaya çıkma amacı değişerek dağlarda tatile, doğa turizmine dönüştü.

Yörüklerin keçe (veya kıl) çadırda, çok yağmur yağan  Karadeniz bölgesinde yazın veya kışın yaşaması çok zor olduğundan, buraya gelenler ya ayrılmış, ya da bölge şartlarına uyarak ev sahibi olmuşlardır. Bu bölgeye Yörüklerin geldiğinin kanıtı: Adapazarı, Akyazı ilçesinde Yörük yeri köyü, yine Samsun’da ve Safranbolu’da Yörükler adını taşıyan yerleşim biriminin varlığıdır. Ancak bu bölgeye gelen Yörük sayısının çok azlığı nedeniyle bir etkisi izi ve Yörüklerle Lazların karıştırılma durumu da olmamıştır. Çingenelerle (Romanlar) Yörükleri, ikisi de göçebedir diye aynı boy veya milletten saymak mantıksız bir düşünce olur. Yaşayış biçimi veya yaptığı işe göre insanların milliyet  durumları belirleniyorsa o zaman bu mantıkla apartman dairelerinde oturanların apartman, polislerinde bir polis milletini oluşturması gerekir. Yine denize uzak bölgede kalıp balıkçılık yapmayan, hamsiyi bile bilmeyen Lazlar ne olacak? Çingeneler esas konuşma dillerini veya Türkçe’yi konuşurken kullandıkları telaffuzları, müziğe karşı yetenek ve ilgileri,fiziki görünüşleri ile farklı bir halktır. Kendileri de bu farklılığı gizleme gereği duymamakta ve milliyetlerini gururla belirtmektedirler. Doğru olan da budur. İnsanların utanacağı duygu ve davranışlar; tembellik, yalancılık gibi kişiye ve iradeye bağlı özelliklerdir. Atalarımız "Aslını inkar eden haramzadedir"  demişlerdir. İnsan, milleti  ve bedensel herhangi bir özüründen dolayı utanmamalıdır.

Yörüklerin Türkmenlerle ilgisi yoktur. Türkmenler genelde ovalarda (Konya, Ereğli, Karapınar, Çumra, Çukurova gibi) yarı göçebe olarak koyunculuk yapmaktadır. Ancak Yıva Türkmen boyunun bir kolu olarak Toroslarda, Yörükler gibi yaylayan Karakoyunlu (Karakoyuncu) göçebe oymakları da vardır. Karakoyunlular, Avşarlar gibi yayla evinde de kalmazlar, kılçadırlarda barınırlar. Ancak  Karakoyunlular, ne Yörüklüğü ne de Afşarlığı  kabul etmez. Aralarındaki sosyal  ilişki de pek  iyi  değildir.

Bazı tarihçilerimiz Anadoluda kurulan beyliklerin (34 Adet) hepsinin Türkmen olduğunu ileri sürmektedir. Bu görüş "Oğuzlar; Müslüman olunca Türkmen adını aldılar" tezi gibi doğru değildir. Oğuzlar çok geniş boyutlu bir kavramdır. Şu an varlıklarını sürdüren 24 veya 48 Türk Boy ve oymağından on kadarı Oğuz boyudur. Bunlardan bazıları; Türkmen, Avşar, Gagauz. (bkz: 73).

Osmanlı Devleti 1800'lerden sonra Yörük obalarını bulundukları yerlere en yakın yerleşim birimine zorla iskan etmeye başlamış, iskan faaliyetleri Cumhuriyet döneminde de sürdürülmüştür. İnönü Hükümeti karakeçi beslemeyi ve keçinin ormanda yayılmasını yasaklayarak dolaylı yoldan Yörükleri iskana zorlamıştır. Yörükler bu  köylerde Abdal, Evci, Tahtacı ve Kafkas Göçmenleri (1864-I9l7 yılları arasında gelmiş) ile komşu olmuş. 1912 Balkan savası sonrası ve özellikle 1924 den sonra mübadeleyle bu komşulara Balkan göçmenleri de katılmış. Bunlar birbirleriyle kaynaşmadan, katışmadan yaşayıp giderken Kürt isyanlarına katılan Kürt aileler de bu köylere iskan edilmişlerdir. Komşu Afşar, Türkmen köyleri de vardır. Afşar, Türkmen ve Kürtler, Yörükler gibi hayvancılıkla uğraşmaktadır. Ama tüm bu grupların; dili veya şivesi, yaşantısı gelenek göreneği, adetleri, huyları, düğün, cenaze töreni, hatta fiziki görünüşleri birbirinden farklıdır. Afşar, Türkmen, Yörük kilim ve halıları, renk ve desen itibariyle birbirine benzemez, değişiklik gösterir. (bkz:100)

Afşar ve Türkmenler yarı göçebedir. Sonradan yörükler de yarı göçebe olmuştur. Afşarlar çadırda kalmaz, taştan yapılmış, üzeri toprakla örtülü küçük yayla evlerinde yaşarlar. Yaşantı ve kültürleri Yörüklerden farklıdır. Yörüklüğü kabul etmedikleri gibi Türkmenliği de kabul etmezler. Türkmenlerin bir kısmı Konya, Çumra, Karapınar ve Ereğli ilçelerinin dağlarında değil, ovada yarı göçebe hayvancılık yaparlar. Koyunları farklıdır, bu koyunlar Toroslarda yaşayamaz. Beslendikleri otlarda değişiktir. Afşarlar daha çok Adana, Kozan, Tufanbeyli, Sivas ve Kayseri’de yaşarlar. (bkz:19,54).

Türkiye’de koyun keçi besleyip yaylak, kışlak dolaşan topluluklara Yörük denmesi yanlıştır. O zaman Afşar, Türkmen ve Kürtler ne olacak, onlara ne yörük deniyor, nede onlar yörüklüğü kabul ediyor. Yörük ismi de Tatar, Afşar, Türkmen gibi bir Türk boy ismidir. Akkoyunlu ve Osmanlı Mühimme, Tahrir Kayıtları, Kanunname ve salnamelerde "Yörük’an Taifesi" şeklinde geçmektedir.

5- SONUÇ:

Anadolu’ya 48 Türk boy veya oymağının hemen hepsinden değişik zaman ve oranlarda insanlar  gelmiştir. Bunlardan Afşar, Kaşgay, Kazak, Kırgız, Türkmen, Bekdik ve Yörük gibi çok azı göçebe veya yarı göçebe olarak hayvancılıkla uğraşmaktadır. Antalya, Burdur, Mersin bölgesinde Yörükler gibi göçebe veya yarı göçebe hayvancılık yapan Kazak ve Kırgız kökenli gruplarda vardır. Ancak bunlar Yörüklüğü kabul etmezler. Antalya'nın Serik ilçesinin bu adı Kırgızca’dır. İznik’te Kırgız Türbesi vardır. Sivas yöresinde kurulan Ertene beyliği kurucuları Uygur, Kütahya’da beylik kuran Germiyanoğulları ise Karluktur.

Bazı insanlar bilgisizlikten yada kasıtlı olarak tarihi gerçekleri saptırmakta buda insanların yanlış bilgilendirilmesine yol açmaktadır. Gerçek neyse o söylenip değerlendirilmesi de halkın anlayışına bırakılmalıdır. Örnek:

 a- 1994 Yılı yaz aylarında Hürriyet Akdeniz’de çıkan bir haber: "Antalya da orman yakanlar PKK’lı değil kendilerine yörede Tahtacı denen Alevi Yürüklerdir. "Yörükler hem alevi, hem de Tahtacı olarak gösterilmiş. Gerçekte Aleviler, Tahtacılar ve Yörükler üç farklı gruptur.

b-  “Kürtler Türk boyudur, Orta Asya’dan gelmiştir, Orhun veya Yenisey-Elegeş Abidelerinde Kürt  kelimesi  geçmektedir” iddiası; Orhon Abidelerinde Kürt adı geçmesi (Bu kelime Başkurtlarla ilgili olabilir) coğrafi ve tarihi olarak mümkün değildir. Dilleri farklı Altay grubundan bile değil; Hint Avrupa, ırkları Turani değil Ari, fiziki görünüşleri, kültürleri farklı, M.Ö. 300 yıllarında Van gölünün alt tarafı ve Dicle nehrinin doğusundaki Karduklar adlı bir kavmin yaşadığını Ksene Fon "Onbinlerin  Dönüşü" adlı  kitabında bildirmektedir. (bkz: 66,67)

c- “Kürtler Çanakkale ve İstiklal savasına katılmış ve en çok şehidi de onlar vermiş” iddiası. Çanakkale ve İstiklal Savaşı gazilerimizden memleketi Siirt, Hakkari, Mardin,Tunceli, Diyarbakır olan yoktur. 1984-99 yıllarında da PKK’nın şehit ettiği askerlerin kaçı Olağanüstü Hal uygulanan bölge illerinden? “Hiçbiri!” Çünkü şimdi de bu bölge insanlarına, PKK ile savaşmaz diye batı bölgelerinde askerlik yaptırılıyor.

Çanakkale Savaşı sırasındada orduda hiç Kürt asker yoktu. Çünkü Osmanlı devleti Arap, Kürt, Ermeni, Rum, Yahudi, Yezidi ve İstanbul’da yaşayanları askere almıyordu. İstiklal Savaşı sırasında ise Kürtler, Milli Mücadeleye katılacak yerde İngiliz ve Fransız Kışkırtmasıyla 1919-1938 yılları arasında Kocgiri, Şeyh Said, Hınıs, Dersim 1-2 gibi toplam 28 isyan çıkartmış, ayaklanmaların bastırılması sırasında birçok Mehmetçiği de şehit etmişlerdir. İsyana katılmayıp çekimser kalan aşiretlerde (şehir ve kasabalarda) vardır. Ancak bunlarda fiilen Atatürk’ü desteklememiş, telgraf çekerek Ankara Hükümetine bağlılığını bildirmişlerdir. Örneğin; Erzincan Kemaliye (Eğin) halkı gibi.

d- “Çok uluslu Osmanlı imparatorluğunda ayrımcılığı ilk Türklerin başlattığı” iddiası: Türk Aydınlar, Balkanların elimizden çıktığı 1912 yılında İstanbul’da Türk Ocağı Cemiyetini kurdular. Ermeniler ise 1831 yılında İstanbul’da Fransızların desteğiyle Katolik Ermeni, 1850 de İngiliz desteğiyle Ermeni Protestan Cemiyetini, l878’de de Van da Rusların desteğiyle Kara Haç Cemiyetini kurdular. Din adamları ve öğretmenlerin yoğun çalışması sonunda ilk Ermeni ayaklanması 1890 yılında Erzurum’da gerçekleştirildi. 1915’e kadar 20 civarında tedhiş ve isyan olayı düzenlediler. Ayrıca 1878 yılında Rusların desteğiyle İstanbul’da Kürt Teali Cemiyeti açıldı, sadece Cumhuriyet döneminde 29 Kürt ayaklanması oldu. Balkanlardaki Slav devletlerin, Avrupa’nın teşvik ve kışkırtmasıyla özgürlüğe kadar giden yoldaki cemiyetçilik faaliyetleri de yine 1900’lerden öncedir. Türklerin ayrımcılığı başlattığı iddiasını tarih doğrulamıyor.

e- "İstiklal Savaşında Ege halkının düşmana karşı savaşmadığı hatta Yunanla işbirliği yaptığı iddiası". Aydınlı YÖRÜK ALİ EFE ve Demirci Mehmet Efe Yunanlıların İzmir'i işgali üzerine topladığı milis güçlerle daha 1919 Mayısında Yunanlılara karşı mücadeleyi başlatmış (28 Haziran 1919 da 1. Balıkesir Kongresi toplanarak Kuvay-ı Milliye kurulmuştur.) Sonuçta bu mücadeleye başka efe ve zeybekler ile, Ali Fuat Cebesoy, Çerkez Ethem, Refet Bele gibi subaylar, Celal Bayar, Adnan Menderes gibi geleceğin siyasileri de katılmıştır. Bu sayılan subay veya milisler herhalde Yunanla tek başlarına savaşıp kendi kendilerine kumanda etmediler. Ankara da T. C. Hükümetinin kurulup, düzenli ordu teşkiline kadar başka bölgelerden buralara insan getirmek mümkün olmadığından Yunanlılara karşı (İngiliz baskısıyla İstanbul Hükümetinin Kuvay-i Milliyeciler aleyhine çıkardığı emir ve fetvalarla kafasının karışmasına rağmen), bu bölge insanı savaşmıştır. İşbirlikçi ve hain çıkmıştır, ancak bunlar azınlıktır.

Yörükler (Türkler), tarihi belgelerle sabit gerçek  kişi; Atatürk, Yörük Ali Efe ve Çanakkale Zaferi gibi olaylara bile sahip çıkıp bununla onurlanıp, öğünmezlerken, bazı gruplar hayali kişiler yaratarak gerçekleri tersyüz edip, Türklerin başardığı her işi küçük ve basit göstermeye, yok saymaya veya kendilerine mal etmeye çalışıyorlar. Malazgirt ve Çanakkale savaşları, Fatih’in  yaptırdığı toplar,  Barbaros  Hayrettin, Mimar Sinan, Mevlana, eserleri ve milliyetleri gibi.

Yörüklük bir meslek veya işmi ki; koyun, keçi satılıp, çadır bırakılıp, şehre yerleşince son bulsun. Öyle bile olsa emekli subay, emekli işçi gibi, emekli yörük olunmaz mı? Türkiye’de koyun, keçi besleyen, çadırda oturan tek Yörükler olsa, o zaman Yörüklerle hayvancılık özdeşleşir, bırakıp yapmayınca da artık ilgisi kalmayacağından bağ kopar. “Eskiden çiftçiydim” gibi, "Eskiden Yörüktüm" demesine de gerek kalmaz.

Türklük-Yörüklük; ait olma, kendini bir bütünün önemli parçası olarak hissetme duygusudur. Her ne kadar Yörüklerin yaşantısı, kültürleri hatta fiziki görünüşleri aynı yörede  oturan veya benzer işleri yapan Alevi, Çerkez, Kürt ve Lazlardan farklı ise de, insanın milliyeti yine rengine, kaşına-gözüne göre değil, benimseyip hissetmesine göre belirlenir. Kişi, kendini hangi milletin bir ferdi olarak görüyorsa o millettendir. İnsan atalarının yaptıkları işleri, tarihini, kültürünü tanıdıkça; geçmişini sevecek, bilinçlenerek kişiliğini bulacak, güven, dayanışma, yardımlaşma, fedakarlık, bir amaç için çalışma duyguları canlanacak, geleceğe ümit ve güler yüzle bakacağından manevi bir doyuma ulaşıp, huzurlu ve mutlu olacaktır.

İnsanların bilgisizliği, ilgisizliği, duyarsızlığı, amaçlarla araçların karışması, manevi değerlerin yerini maddiyatın alması, yaşanan hızlı kültür erozyonu sonucu toplumda çok şeyler değişti. Eskiden Mersin-Silifke’ de "Yörük Festivali" düzenleniyordu. Şimdi yine düzenleniyor, ancak Yörük kelimesi kaldırılmış olarak, buna da Yörükler hiçbir tepki göstermiyor. Kendilerine Çingene, Abdal, Alevi, Kürt diyenlere de tepki göstermedikleri gibi... Sanırım dünyada en  hoşgörülü, anlayışlı, tepkisiz, sabırlı, saf millet Türkler! (1990 yılında saddamın zulmünden kaçan Iraklı Kürtler; Irakla sınır olan Kuveyt, S. Arabistan, Ürdün  hatta halkının bir bölümü de Kürt olan Suriye ve İran’a değil de, niçin her seferinde Avrupa’ya kötüledikleri Türkiye’ye sığındılar?) ve Türkiye’de de Yörükler. Yine Bilecik-Söğüt’te düzenlenen "Yörük  Bayramı", kutlamalarının adı da Ertuğrul Gaziyi Anma ve Söğüt Şenlikleri’ne dönüştürüldü... Afyon’un Sincanlı ilçesi Çatkuyu köyünde; 1996 yılının Temmuz ayında 5.’si düzenlenen “Yörükler Ayran Şöleni”nin sonu da, daha yeni kutlanmaya başlamasına rağmen sanırım öbürleri gibi olur. Kültür mücadelesinin kalıcı ve etkili olması için; Avşar, Yörük, Bekdik, Keşli, Türkmen gibi göçebe kökenli Türk Boylarının oluşturduğu Bozkır ve Yayla Türk kültürünün derlenip tanıtılması için üniversitelerimizde BAYTÜRK veya TÜRKAY adlı Araştırma Enstitüsü kurulması, çalışmaların yayınlanacağı dergilerede Yayık, Altay , İdil gibi Türk Tarihiyle ilgili adlar verilmesi gerekir.

Bu enstitüler, Yörüklüğün, davarın satımıyla birlikte bırakılan, yayladan ovaya inmekle sona eren, çadırdan apartmana taşınmakla ilgisi kesilen bir yaşam şekli, iş, meslek veya utanılacak, barbarlık gibi kötü bir lakap değil, bilakis onur duyulacak bir tarihi mirasın simgesi olduğunu gösterebilir. Çingeneler (Romanlar) Mayıs ayı içinde Trakya’da kültür festivali düzenliyorlar. Yine Artvin’de yıllardır düzenlenen Kafkasör yaylası şenlikleri de bir kültürün yaşatılması ve toplumsal dayanışmanın en güzel örneklerindendir.

Yörükler, tarihi bulgu ve ilmi gerçeklere göre Türk ve Sünni Müslüman’dır. İnsanın kökünü araştırması, kültürüne sahip çıkıp, yaşatması ırkçılık değildir. Geçmişini bilmeyen, geleceğini sıhhatli kuramaz. Konuyu Atatürk'ün bir kaç sözüyle bağlarsak; "Türk genci tarihini öğrenip, atasını  tanıdıkça kendisinde daha büyük işler yapacak güç bulacaktır” Benim en büyük servetim TÜRK’lüğümdür. Allah nasip eder, ömrümde vefa ederse, Musul, Kerkük ve Adaları geri alacağım Selanikte dahil Batı Trakyayı Türkiye Hudutları içine katacağım. Birgün SSCB dağılacaktır. Hazırlıklı olun ve TÜRKİSTAN’da yaşamakta olan , tarihi, dili, kültürü bir kardeşlerinize yardım edin. Dünya Savaşına girmek bir hataydı, sakın İkinci Dünya Savaşına Katılmayın. Komşularınızla eşitlik ve saygıya dayalı ikili ilişkileri geliştirip dost olun ve dış ticaretin çoğunu birbirinizle yapın… Bize ekliyecek bir söz kalmıyor.